Atatürk'ün Fikir Babası:
Ziya Gökalp
Türkiye Cumhuriyeti'nin icra plânında kurucusu Mustafa Kemal
Atatürk, fikir plânında kurucusu Ziya Gökalp'tir. Atatürk de, bu
durumu, "Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikrilerimin
babası Ziya Gökalp'tir." diye izah etmiştir.
Ziya
Gökalp'i incelerken Türk Ocağı ile başlamak gerekir. 12 Mart
1912'de kurulan Türk Ocağını'nın amacı şöyleydi:
"İslam kavimlerinin başlıca bir kesimi olan Türklerin milli
terbiyesinin, ilmi, sosyal, ekonomik düzeyinin ilerleme ve
yükselmesi ile Türk ırk ve dilinin olgunlaşmasına çalışmak."
Cemiyetin çalışma şekli de böyle belirtiliyordu:
"Cemiyet, amacını elde etmek için Türk Ocağı adlı kulüpler
açacak, dersler, konferanslar, piyesler düzenleyecek, kitap ve
broşürler yayınlanacak ve okullar açmaya çalışacaktır.
Milli
geliri korumak ve çoğaltmak için her Türk'ten meslek ve sanat
erbabıyla görüşecek, ekonomik ve tarımsal teşvik ve uyanlarda
bulunacak, bu gibi kurumların doğup yaşamasına elinden
geldiğince yardım edecektir.
Ocak,
amacını elde etmeye çalışırken, milli ve sosyal bir konumda
kalacak, asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir zaman siyasi
partilere hizmet etmeyecektir."
Türk
Ocağının kurulması tıp öğrencileri arasında büyük heyecanla
karşılandı. Yusuf Akçuraoğlu'na göre, Ziya Gökalp'in Türk
Ocağındaki faaliyetleri şöyleydi:
"Hamdullah Suphi, Türk gençliğinin ruhunu etkilemeye ve
ocakların örgütlenmesine çalışırken, Türk milliyetçiliği
fikrinin teorisini düzenlemeye, onu sistem haline getirmeye de
Türk Ocağı'ndaki konferans ve sohbetleri, Türk Yurdu'ndaki
makaleleri ile bilhassa Ziya Gökalp Bey çalışıyordu."
Nitekim "Genç Kalemler" ekibi olarak Türk Yurdu'nun yazı
kadrosuna katılmışlardı.
"Bu
şekilde, Türkçülük fikri, gençler ve aydınlar arasında yayıldı
ve yerleşti. Kendini ret ve inkar eden hava, ocağın üzerinden
dağıldı. Ziya Gökalp'in değerlendirmesine göre, Doğu ve Batı
kökenli akımlara takılmakta ısrar eden softalarla züppelerden
başka herkes, ocağa üye yazılmış ve dost kesilmişlerdi."
Osmanlı İmparatorluğu'nda artık partiler değil, milletler birer
siyasal organizasyon halini alıyordu. Bu yüzden, Anadolu'da
Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında başlayan Türk milli
hareketi, milli bir Türk devleti meydana getirmeyi hedef
seçmişti. Türk Ocakları bu harekete katıldılar. İstanbul'da
yapılan milli mitinglere öncü oldular. Batı Anadolu'daki savunma
örgüleri ile ilişkide bulundular. Milliyetçi Hareket'in başı
Mustafa Kemal Paşa'ya bağlılıklarını bildirdiler. İmparatorluğun
son Meclis-i Mebusan'ı seçilirken ocağın belli başlı adamları
Milli Türk Partisi adlı partiyle seçime katılarak birkaç mebus
seçtirdiler.
İngiliz Baskıları
Ocağın
çalışmalarını dikkatle izleyen İngiliz işgal kuvvetleri, 1920
yılında Türk Ocağı'nı iki defa basarak eşya ve evraklarından bir
kısmının yok olmasına sebep olduğu gibi, faaliyetini de
kesintiye uğrattılar. Ancak Türk Ocağı kendim korudu ve
dağılmadı.
Ankara'da milli Türk devleti Türkiye Büyük Millet Meclisi
hükümeti adı ile kurulduğu sıralarda. Türk Ocağı'nın merkezi de
Ankara'ya yerleşti. Yeni Türk devleti "Türk milliyeti"
prensiplerini kabul ediyordu. İsmet Paşa da 17 Temmuz 1917'de
İsmet İnal adıyla ve 2320 numara ile Türk Ocağı'na girmiş bir
ocaklı arkadaş idi."
Türkçülük Gerçek Oldu
Yusuf
Akçuraoğlu 1928'de yazdığı "Türkçülük" kitabını şu cümlelerle
bitirir:
"Türkiye Cumhuriyeti'nin başta Büyük Millet Meclisi hükümeti adı
ile, sonra da gerçek ismi ile kurulması, Türk milliyetçiliği
açısından Türkçülük idealinin gerçekleşmesi demektir. Çoğu
Türkçülerin belki hayallerinde gerçekleşeceğini ümit bile
edemedikleri idealdir. Türk dahisinin gücü ile gerçek olmuş,
milli Türkiye Devleti kurulmuştu.
Türk
milliyetçileri dilin Türkleşmesini, hukukun Türk hukuku olmasını
ve bundan dolayı kadının çağdaş Türk kanunlarına uygun bir
hürriyet kazanmasını, sanatın Türkçeleşmesini, yani şiirin,
müziğin, resmin vb. milli ve ileri olmasını, kısaca Türk
kültürünün yabancı etkilerden kurtulup kendi benliğini bularak
gelişmesini temenni ediyor ve buna ellerinden geldiği kadar
çalışıyorlardı.
Fakat
bugün kültürel hürriyet ve bağımsızlığın siyasal alanda tüm
hürriyet ve istiklal kazanmadıkça elde edilemeyeceği Meşrutiyet
deneyi ile anlaşılmıştır. Osmanlı Devletinin siyaseti, sayısız
sebeplerden dolayı serbest olmadığı gibi Türk'ün kültürü de Ziya
Gökalp Bey'in dediği gibi birçok kapitülasyonlarla bağlıydı. Bu
kapitülasyonlara bazılarını Doğu, bazılarını Güney, bazılarını
da Batı, Türk'ün boynuna takmıştı. Bütün bu ağır halkaları
boyunlarına asıp, istediği gibi yürüyebilmek için Türk, hayat
gücünü gösteren bir iktidar ve egemenliği kazanmak zorundaydı.
Neticede, siyasette tam hürriyet ve bağımsızlık kazandı. Artık
kültürel saldırıları birer birer söküp atmak yolu açılmıştı.
Türk milleti, açtığı bu yoldan enerji ve başarıyla devamlı
ilerledi. Kültürel hürriyet ve bağımsızlığını sınırlayan
engelleri ara vermeden kaldırdı ve hâlâ kaldırmakta devam
ediyor.
Türkçülük fikri, yarım asır önce birkaç kişinin kafa ve kalbinde
düşünceler, duygular, ve emeller uyandıran, ara sıra dil ve
kalemlerinden belirsiz ve
çekingen bir şekilde çıkan bir düşünce idi. Bu düşünce, o
zamanlar ortama o kadar ters düşüyordu ki, tarafları olanları,
onu açıkça yazmaktan çekmiyorlardı. Halbuki Türkçülük fikri
bütün gerçek olmuştur."
Etnik Partiler Osmanlı'yı Dağıtıverdi...
Osmanlı, "etnik partiler"in birer siyasi organizasyon halini
alması ile kısa sürede dağılıverdi. Her etnik grubun, kendi
siyasi organizasyonu peşinde gitmesi önce Osmanlıcılığı yıktı.
Sonra İslamcılık ile Araplar, devlet bünyesinde tutulmak
istendi. O da mümkün olmayınca Türkçülük'ten başka çare kalmadı.
Türkçüler, her ne kadar Fransız İhtilali'nin tesiriyle başlayan
milliyetçilik hareketlerinin tesirindeyse de, asıl milliyetçilik
ruhu bütün Türk aydınlarında mevcut idi.. Sadece, devletin
politikası değildi.. Sonunda o da gerçekleşti.
Türkçülüğün Esasları
Türk
Milliyetçiliği'ni "Türkçülüğün Esasları" başlığı altında sistem
haline getiren Ziya Gökalp, Türkçülüğün babalan olarak Ahmed
Vefik Paşa ve Süleyman Paşa'yı gösterir.
Rusya'da ise iki büyük Türkçü vardı. Birisi Mirza Fethali
Ahundof, diğeri Gaspıralı İsmail.
Gökalp'in Atatürk hakkındaki fikri ise şöyledir:
"Evvelce, Türkiye'de Türk milletinin hiçbir mevkii yoktu. Bugün,
her hak Türk'ündür. Bu topraktaki hakimiyet Türk hakimiyetidir.
Siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk Halkı hakimdir. Bu kadar
kat'i ve büyük inkilabı yapan zat, Türkçülüğün en büyük
adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve
bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür."
Gökalp, "Millet ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de
iradi bir zümredir. Millet, lisanca, ahlakça, edebiyatça,
müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep
bulunan bir zümredir "der.
Irk
Meselesi
Gökalp'in, "Atlarda şecere aramak lazımdır. Ancak, insanlarda
ırkın sosyal hasletlere tesiri olmadığı gibi, şecere aramak
doğru değildir. Bunun aksi bir yol tutarsak, memleketimizdeki
münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek gerekir. Bu
mümkün olmadığına göre, Türk'üm diyen her ferdi Türk tanımaktan,
yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan
başka çare yoktur" görüşü, Atatürk tarafından, "Ne mutlu Türk'üm
diyene" şeklinde ifade edilmiştir.
İşte Gökalp'in kurduğu sisteme göre Türçülüğün esasları:
*
Türk'ün yalnız bir lisanı, bir tek kültürü vardır.
Kültürde birleşmeleri kolay olan Türkler: Oğuz Türkleri, yani
Türkiye, Azerbaycan, İran, Harezm Türkmenleri'dir. Türkçülükteki
yakın ülkümüz Oğuz Birliği, yahut Türkmen Birliği olmaldır.
(1924 için)
*
Türkçülüğün sonraki ülküsü ise Turan'dır. Turan kelimesini
Türkler'den başka Moğollar'ı, Tengizler'i, Finler'i , Macarlar'ı
da kapsayan bir kelime olarak almamak gerekir.
*
Turan, Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kazak, Kıpçak
(Tatar), Oğuz gibi Türk şubelerini kapsayan Büyük Türkistan'dır.
Bütün Oğuzlar "Türk" adı ile birleşebilir. Yalnız, Kazaklar aynı
kültürler vücuda getirirlerse, o zaman müşterek unvan ihtiyacı
olacak, işte bu müşterek unvan Turan kelimesidir.
*
Türkçülerin ülküsü Turan adı altında Oğuzlar'ı, Tatarlar'ı,
Kırgızlar'ı, Özbekler'i, Yakutlar'ı, Kazaklar'ı lisanda,
edebiyatta, kültürde birleştirmektir.
* Dün
Türkler için bir milli devlet hayaldi, gerçek oldu. Turan da bir
ülküdür. Gerçekleşecektir. Ancak, şimdilik yürürlük sahasında
sadece Türkiyecilik vardır. (Cumhuriyet'in ilk yılları için)
Kızıl Elma, yani Turan mazide gerçekleşmiştir. Hunlar, Gök
Türkler, Oğuzlar, Kırgızlar, Kazaklar, Kor Han, Cengiz Han,
Timurlenk, Turan ülküsünü gerçekleştirmedi mi? Turan, bütün Türk
ilkelerinin toplamı olan bir Türk camiasından ibarettir.
Osmanlı'da ise son dönemlerde idare edenler kozmopolit Osmanlı
sınıfını, idare edilenler ise Türk sınıfını oluşturdu. Türk'e
"Eşek Türk" denilirdi. Türkler arasında mezhep ayrılığının
ortaya çıkması bile bu yüzdendir. Çünkü, Türklerin uğradığı
eziyet, halk şeyhleri tarafından Ehl-i Beyt'in uğradığı eziyete
benzetiliyordu.
*
Sünni kalan Türkler de Osmanlı Kültürüne lakayıt kaldılar. Halk
şairleri, halkın hediyeleri ile saray şairleri, sarayın
"caize"si ile geçinirdi.
* Eski
Türklerde "İl" demek "barış" demekti. "İlhan" ise "barış hakanı"
demekti. Türk ilhanları kendilerini beynelmilel barışı sağlayan
kimseler olarak görürlerdi Atilla'nın unvanı da Tanrı kut idi.
Ancak Avrupalılar bu unvanı "Tanrı'nın Belası" diye tercüme
ederek günah işlemişlerdir. Attila, mağlup milletler ne zaman
barış istese kabul eden bir ilhan idi.
Kültür - Medeniyet
* Gökalp'e göre bir kavim kültürde yükseldikçe, siyasette de
yükselerek kuvvetli bir devlet vücuda getirir. Yükselen
kültürden, yükselen bir medeniyet doğar. Medeniyet de milli
kültürden doğar. Daha sonra diğer milletlerden de birçok
müesseseler alır. Ancak süratli bir kültür değişimi ferdi
seciyeyi bozar. Medeniyet değişikliği de milli kültürü bozar.
*
Kültürü kuvvetli olan milletler, medeniyet
kuvveli olan milletlere daima galip gelmiştir.
*
Türkçüler tamamiyle Türk ve Müslüman kalmak kaydıyla, Batı
medeniyetine girmek isterler fakat bundan önce milli kültürümüzü
arayıp bularak meydana çıkarmamız gerekir. Deha, esasen
halktadır.
*
Akdeniz medeniyetinde, yani Sümerler'in, Hititler'in, Asurlar'ın,
Fenikeliler'in medeniyetlerine Yunanlılar varis oldu. Yunan
medeniyetine de Romalılar.
*
Avrupalılar Batı Roma'ya, Müslüman Araplar, Doğu Roma'ya varis
oldular. Acemler gibi Türkler de mantığı, felsefeyi, tabii
bilimleri tıbbı ve diğerlerini Araplar'dan iktibas ettiler.
Müslümanlar haremlik selamlık, çarşaf, peçe gibi adetleri
Hristiyan Bizans'tan ve Müslümanlardan aldı.
Skolastik Felsefe
*
Avrupa, Rönesans ve reform ile skolastik felsefeden kurtuldu.
Biz ise hala skolastiğin tesiri altındayız. Doğu Avrupa'nın
Ortodoks milletleri de halen skolastiğin tesirinden
kurtulamadılar. Ruslar, Deli Petro zamanında Doğu medeniyetinden
Batı medeniyetine geçtiler. Doğu medeniyeti, bugünkü hali ile
gelişmeye engeldir.
*
Avrupa medeniyetinin gelişmesi, şehirleşme ve iş bölümünün
gelişmesi ile doğmuştur. Doğu'da ise şehirleşme ve iş bölümü
azdır. Bunun bir örneği de ilimlerdeki iş bölümüdür. Avrupa'da
her ilmin ayrı uzmanları yetişti. Doğu'da ise uzmanlaşma yoktur.
Doğu'da bilim adamı, bütün ilimlerle ilgilenirdi.. (Dünya bugün
yine bütün ilimlerle ilgilenen bilim adamı yetiştirenlerin
elinde.)
*
Batı'da siyasi kuvvetler ayrılığı yani, yasama yürütme, yargı
ayrılığı benimsendi. Tanzimatçılar, Avrupa medeniyetini almaya
teşebbüs etti. Ancak yeterli ilmi araştırma yapmadan, esaslı bir
ülkü ve program oluşturmadan yarım-tedbirli oldular. İki
medeniyeti birleştirmek istediler. İki türlü kanun, iki türlü
mahkeme, iki türlü vergi, iki türlü bütçe doğdu. Medrese ile
mektep ayrılığı doğdu. Yâlnız Harbiye ve Tıbbiye'de ikilik
olmadı. Bunlar da milli hayatımızı kurtardılar. Yeniçerilerin
askerliğiyle, hekimbaşıların doktorluğu ile kalsaydık bunu
yapabilir miydik? Ancak diğer mesleklerdeki yeniçerilikler devam
etti.
*
Japonlar, dinlerini ve milliyetlerini muhafaza etmek şartıyla
Bati medeniyetine girdiler. Bu sayede her hususta Avrupa
medeniyetlerine yerleştiler. Böyle yapmakla, dinlerinden, milli
kültürlerinden hiçbir şey kaybettiler mi? Asla! O halde, biz
niçin tereddüt ediyoruz?
* Rumi
takvim Rumlar'a aitti. Bıraktık, Miladi takvimi aldık. Aynı şey,
Aristo mantığını bırakıp, Descartes-Bacon mantığını alırsak
bunun dinimize ve kültürümüze ne zararı olabilir? Eski ilimleri
Araplar yolu ile Bizans'tan almıştık. Terk edeceğimiz şeyler hep
Bizans'tan aldığımız şeylerdir.
*
Birbirine benzemeyen üç tabakamız var; Halk, medreseler,
mektepliler. Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması
normal olabilir mi?
*
Hülâsa, Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı
medeniyetindenim.
Gökalp, "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" diye
sloganlaştırdığı görüşlerini şöyle ifade etmiştir:
*
"Türk milletindeniz" dediğimiz için, lisanda, edebiyatta,
ahlakta, hukukta, hatta diniyatta ve felsefede Türk kültürüne,
Türk zevkine, Türk vicdanına göre bir orijinallik, bir şahsilik
göstermeye çalışacağız.
*
"İslam ümmetindenim" dediğimiz için, namazımızda en mukaddes
kitap Kur'an-ı Kerim, en mukaddes insan Hazreti Muhammed, en
mukaddes mabed Kabe, en mukaddes din İslam olacaktır.
*
"Batı medeniyetindeniz" dediğimiz için de, ilimde, felsefede,
fende, diğer medeni sistemlerde, tam bir Avrupalı gibi hareket
edeceğiz.
Türkler Köylüleşti
*
Diğer kavimler, Osmanlı camiasından irfanlı, medeniyetli ve
zengin bir halde ayrılırken, zavallı Türkler, ellerinde bir
kırık kılıçla eski bir sabandan başka bir mirasa nail
olmalıdırlar. Çünkü, "Reaya" halini almışlardı. Şimdi cemiyet ve
millet haline yeniden geliyoruz. Tarih gösteriyor ki, nereye
milliyet ruhu girdiyse, orada büyük bir terakki ve tekamül
cereyanı doğdu. Milli vicdanı uyanmış bir ülkeye kocaman ordular
yönlendirilse bile orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün
değildir. Amerika'nın Ermenistan'da ve Türkiye'de manda kabulüne
yanaşmaması, buralardaki milli vicdanın şiddetini göstermesinden
dolayıdır.
Arap ülkelerinde ise milli vicdan henüz uyanmamıştı.
*
İslam aleminde, milli vicdanın gelişmesine engel olmak, Müslüman
milletlerin istikbaline engel olmak demektir. Diğer islam
ülkelerinde de milli vicdanı uyandırmaya ve kuvvetlendirmeye
çalışmak gerekir.
*
Türkiye'de yüzlerce, hatta binlerce vatan haini zuhur etti.
Ancak medeni ahlakı düşük olan İngiltere'de tek bir vatan haini
çıkmadı. Biz de milli birliği kuvvetlendirmek için vatani ahlakı
yükseltmeliyiz. Milli kültürümüzü, bütün güzellikleriyle ne
zaman ortaya çıkarırsak, vatanımızı en çok o zaman seveceğiz.
Yalnız tehlike anlarında değil, barış anlarında vatan için büyük
şahsi ve zümrevi ihtiraslarımızı feda edebileceğiz.
*
Kıymetin birinci derecesinde milletdaşlarımızı, ikinci
derecesinde ümmetdaşlarımızı, üçüncü derecesinde
medeniyetdaşlarımızı, dördüncü derecesinde bütün insanları
görmemiz ve onları derecelerine göre sevmemiz lazım gelir.
*
Milli birliği kuvvetlendirmek için vatani ve medeni ahlaklardan
sonra, bir de mesleki ahlakı yükseltmek gerekir. Bu milli
hürriyet ve istiklalin temelidir.
*
Milli müzeleri, Etnografya müzelerini, milli arşivleri, milli
tarih kütüphanelerini, geliştirmeliyiz.
*
Türkçülük, kozmopolitlikle uzlaşamaz. Hiçbir Türkçü kozmopolit
olamaz. Hiçbir kozmopolit de Türkçü olamaz. Fakat, her Türkçü,
aynı zamanda beynelmineliyetçidir. Çünkü hem milli hem de
beynelmilel olarak iki sosyal hayat yaşamaktayız.
Bizde
Fransızlara, İngilizlere, Almanlara, Ruslara, İtalyanlara ait
güzellikler ancak egzotik güzellikler olabilir. Bu güzellikleri
sevmekle beraber hiçbir zaman gönlümüzü onlara vermeyeceğiz. Hiç
birinin kültürünü taklit etmemize imkan yoktur. Bütün ,
kültürüne kıymet veririz ve hürmet ederiz. Türkçülük; bütün
aşkıyla yalnız kendi orijinal kültürüne meftundur. Ancak şoven
ve mutaasıp da değildir.
Gökalp'in Hazırladığı Türkçülüğün Programı
* Lisanda Türkçülük yapacağız. Milli lisanımız İstanbul
Türkçesidir. Türkçesi bulunan ve hiçbir özel anlamı olmayan
kelimeleri artık lisanımızdan atmalıyız. Ancak, lisanımızda
olmayan kelimeler için buna gerek yoktur. Halkın kullandığı dil,
Tükçenin temeli olmalıdır.
*
Herhangi bir lisanın mükemmeliyeti, her kelimesinin yalnız bir
anlama, her anlamın da yalnız bir kelimeye malik olması ile
vücuda gelir. Yapmamız gereken budur. Bir milletin kamusuna
girmiş kelimeler, artık o milletin milli lisanına mal olmuştur.
Eski Türkçe kelimeleri diriltmeye gerek yoktur. Ancak, Arapça ve
Acemce kaideler kaldırılmalıdır.
Edebiyatta; şiirde, vezinde, müzikte, diğer sanatlarda Türkçülük
şarttır.
*
Türkler ahlakta birinci millettir. Vatani ahlakı, mesleki
ahlakı, aile ahlakını, medeni ahlakı, beynelmilel ahlakı
kuvvetlendirmeliyiz.
*
Hukukta da Türkçüyüz. Teokraside kanunları halifeler ve
sultanlar yapar. Klerikalizmde ise, kendilerini Allah'ın
tercümanı yerine koyan ruhaniler, yani bir ruhban sınıfı tefsir
yapar. (İslam'da ruhbanlık yoktur)
*
Halbuki, milletin bütün fertleri birbirine eşittir. Özel
imtiyazlara malik, hiçbir fert, hiçbir aile, hiçbir sınıf mevcut
olamaz.
*
Kanunlarımızda eşitliğe, hürriyete ve adalete aykırı ne kadar
kaide varsa hepsine son vermek lazımdır.
Dinde Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerde vaazların Türkçe
olması demektir. Bir millet, dini kitaplarını okuyup
anlayamazsa, tabiidir ki, dinin hakiki mahiyetini anlayamaz.
Anlamadığı için de ibadetlerden dini bir zevk alamaz. İbadetten
alınacak vecd, ancak okunan duaların tamamıyla anlaşılmasına
bağlıdır.
*
İktisatta siyasette, felsefede Türkçülük şarttır.
*
Türkçülük siyasi bir parti değildir: ilmi, felsefi bedii bir
okuldur. Bu sebepledir ki, Türkçülük, şimdiye kadar bir parti
şeklinde siyasi mücadele meydanına atılmadı. Ancak, Türkçülük,
büsbütün siyasi ülkücülere de tarafsız kalamaz. Çünkü, Türk
kültürü, siyasi ülkülere de sahiptir. Bu yüzden, Halk Fırkasının
(Cumhuriyet Halk Partisi'nin) esasları Türkçülük esaslarıdır.
Devletimize "Türkiye", halkımıza "Türk Milleti", adlarım bu
fırka verdi. Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Türkçülüğün siyasi
programını tatbik etti. Bütün Türkçüler İstiklal Savaşın'da
vatanın müdafileri oldu.
* Türkiye'de Allah'ın kılıca halkçıların pençesinde ve Allah'ın
Türkçülerin elinde idi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu
kılıçla bu kalem birleşti. Bu evlilikten bir cemiyet doğdu ki
adı Türk milletidir.
* Her
Türkçü, siyaset sahasında halkçı kalacaktır. Siyasette
mesleğimiz halkçılık; kültürde mesleğimiz Türkçülüktür.
* İlim
beynelmileldir. İlimde Türkçülük olmaz. Fakat, felsefede
Türkçüyüz. Türklerde yüksek felsefe gelişmemiş olmakla beraber,
halk felsefesi yüksektir. İşte felsefi Türkçülük, bu milli
felsefeyi arayıp meydana çıkarmaktır. Bu arada Gökalp'in "Kültür
millidir medeniyet evrenseldir" görüşünü de belirtmeliyiz.
Kısaca, Gökalp'in çizdiği "Türkçülüğün Esasları" böyledir.
Atatürk'ün Türkçülüğü:
"Cenneti Gören Uhut Şehitleri Gibi Türk Birliğini Görüyorum."
Gökalp'in programı "İstiklal Savaşı"ndan sonra Mustafa Kemal'in
programı oldu. Hatta, bazı konularda Mustafa Kemal, Gökalp'i
geride bıraktı. "Bir Türk dünyaya bedeldir" diyen Atatürk. Türk
ırkını üstün tutuyordu. Türk ırkının damarlarında "asil kan"
dolaşıyordu. "Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki, başına
geçireceği insanların kanındaki asli cevheri tayin etmekten bir
an uzak olmasın" sözleri Atatürk'e aitti.
Söylevlerinde hep milletleşmekten bahsediyordu. "Bir ulusun
inkılabını, hazır elbise gibi giyme teşebbüsü, onu tatbik eden
milletler için fena neticeler doğurmuştur" diyordu.
Mahmut
Esat Bozkurt'a verdiği "Türk inkılabı Tarihi Enstitüsü"
derslerinde "Türk ihtilali, öz Türkler'in elinde kalmalıdır"
diyordu.
İsmet
Paşa da Ankara Hukuk Fakültesi'nde 20.11.1932 günü yaptığı
konuşmada, "bu memleket Türkiye'nindir Burada yaşayanlar
Türk'türler. Türk vatanperverliği ve Türk milliyetçiliği bu
memleketin idaresinde mukadderatında müessir ve hakimdir"
diyordu.
İstiklal Marşı'nda: "Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu
celal" ve "Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal" ifadesi,
onuncu yıl marşında: "Türk'üz, bütün başlardan üstün olan
başlarız", Harbiye Marşı'nda; "Yıldırımlar yaratan bir ırkın
ahfadıyız", Yedek Subay Marşı'nda; "Türklüğün öz cevheri taşar
temiz kandan", Kuleli Marşı'nda; "Hayat umar vatan tatlı
sesinden, miras kalan asil kanla ceddinden", Piyade Marşı'nda;
"Alnımda ırkımın hilali" sözleri Atatürk Türkiyesi'nin
eserleridir.
Askeri
okullara alınacak öğrencilerin öz Türk ırkından olmaları şartı
1944 yılına kadar devam etti. Dil-Tarih Coğrafya Fakültesindeki
antropolojik incelemeler, kafa tası ile ilgili araştırmalar bu
maksatla yapılmıştı.
Atatürk, Cumhuriyetin ilk yıllarında, 1927'de ırk farkı
gözetmeksizin cihangirane devlet kurma hırslarının zararlarından
bahsetmektedir. Panislamizm ve panturanizme karşı çıkmaktadır
ancak, Mahmut Esat Bozkurt'a 1937'de yazdırdığı kitabın 191'inci
sayfasında şu cümlelere yer verilmiştir:
"Şu
ciheti tebarüz ettirmeliyim ki; ben komünist değilim. Türk
milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk Birliği'nin
bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile,
gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Tıpkı
Uhud'da şehit olurken, baş ucunda bulunanlara demiş ki,
(Gidiniz, Peygamberinize deyin ki, onun şehitlerle müjdelediği
cennetleri görüyorum ve şimdi oraya gitmek üzereyim.) Said,
Müslümanlığa bu kadar inanmıştı. Ben de Türk Birliği'ne bundan
fazla inanıyorum. Onu görüyorum, yarının tarihi, yeni
fasıllarını Türk birliği ile açacaktır. Dünya, sükununu bu
fasıllar içinde bulacaktır. Kaşgarlı Mahmut'un dediği gibi,
"Tanrı, Türk'ü, insanlık şerlerinden, şakilerden kurtulsun diye
yarattı" (Prof Dr. Hikmet TANYU)
Mahmut
Esat Bozkurt, "Atatürk İhtilali" adlı eserinde tamamen ikinci
elden, Atatürk'ün emriyle, Atatürk'ün görüşlerini
seslendirmişti. Atatürk, bu kitabın, okullarda "İnkılap Tarihi
Dersleri" adı altında okutulmasını emretmiştir.
Gökalp'in Turancılığı
Teori
ile uygulama farklıdır ve farklı olmak zorundadır. Atatürk'ün
sözleriyle Turancılığa karşı çıkıyor, ama eğitim-öğretimde Türk
çocuklarına Oğuz Kağan destanın, Ergenekon destanının ve benzeri
Türk destan motiflerinin gösterilmesini istiyordu. Lise tarih
kitaplarında ise, bütün Türk cumhuriyetlerinin tarihine geniş
olarak yer verdiriyor ve dünyada o tarihte 100 milyonun üzerinde
Türk yaşadığını Türk çocuklarının beynine nakşetmek istiyordu.
Türk destanları, bugün ilkokul kitaplarından kaldırılmıştır.
Turan ülkeleri ile ilgili bilgiler de 1944'te İsmet İnönü'nün
talimatıyla kitaplardan çıkarılmıştır. 1990'a kadar Türkiye'de
bu sayede komünistler veya hızlı Batıcılar tarafından,
Türkistan'daki Türkler için "Onlar zaten Türklük'ten çıkmıştır"
propagandaları yapılmış ve maalesef taban bulmuştur. Türkiye'de
halkın uyanması için Sovyetler Birliği'nin dağılması
gerekmiştir.
Ziya Gökalp'in Turancılığı ise şu şekildeydi:
"İstanbul dilinin milli dil kabul edilmesi ve Avrupa medeniyeti
içinde bir Türk kültürü mevcut olmalı.
Vatan ne Türkiye'dir, Türkler'e ne de Türkistan; Vatan büyük ve
müebbed bir ülkedir; Turan!
Turan, Türkler'in bütününü içine alan ve Türkler'den başkalarını
dışta bırakan mefkurevi vatandır.
Turan, Türkler'in oturduğu Türkçe'nin konuşulduğu bütün
ülkelerin toplamıdır."
Gökalp'de, Atatürk de Turancı doğdular, Turancı yaşadılar,
Turancı öldüler. Ama, Atatürk'ün uyguladığı politikalardaki
çelişkileri de izah etmek gerekir.
Çelişkinin Kaynağı
Çelişki, Atatürk'ün hedefinde değil, uygulamalarında var gibi
görünür. Ancak bu çelişkileri, bir devlet kurmak için bütün
varlığını ortaya koyan Atatürk'ün "Politik deha"sı ile izah
etmek mümkündür.
İsmet
Bozdağ, "Peki Atatürk neden, İnönü'yü ortadan kaldırmak
istesin?" sorusuna şu yorumu getirmiştir:
"İsmet
Paşa tam bir Batıcı idi. Atatürk ise milli idi. Milli kültürün
korunmasını ve geliştirilmesini istiyordu. Kendisinden sonra
devletin başına geçecek kişinin İsmet Paşa olduğunu tahmin
ettiğinden, bunu devletin ve milletin geleceği açısından
tehlikeli buluyordu. Benim görebildiğim sebep budur."
Atatürk'ün İnönü'yü "Benden sonra kimse, benim tarihi konumuma
ulaşamasın" kıskançlığı ile ortadan kaldırmak istemiş olması ise
mümkün değildir. Atatürk'ün ölümünden önce mason localarını da
kapattırdığını bu tabloya eklemek gerekir.
Ve bir
de İnönü döneminin uygulamalarını. Lozan'da verildiği iddia
edilen tavizleri.
Peki
neydi Lozan'daki taviz?
Bu taviz, milletin yaşaması için hayatı değiştirmeyi, yani
Batı'nın bir parçası olmayı kabuldür. Bu taviz, "Hıristiyan
anlayışında olur gibi görünmek" şeklinde uygulanmıştır.
Laiklik uygulamasının "İslam düşmanlığı" şeklinde dönüştürülmek
istenmesinin sebebi budur.
Bu
şekilde, Türkiye'nin Lozan'da elde ettiği Misak-ı Milli
sınırlarının önemli kısmının Avrupa devletleri tarafından
tanınması, Türk Milletini yeni bir savaşa, yok olmaya
sürüklemeden, zamanla güçlenmesini sağlayacaktır.
Amerika'ya verdiği taviz ise, daha önce Almanlara verilen 2000
kilometrelik Bağdat demiryolu çevresinde bulunan 20'şer
kilometrelik şeritteki bütün madenlerin ABD işletmesine
verilmesi, ayrıca yurdun çeşitli bölgelerindeki önemli maden
rezervlerin işletme hakkının da sadece ABD'ye tanınmasıdır.
Ancak,
Atatürk'ün komünist partisi kurdurarak "komünist oluyoruz.
Bolşevik oluyoruz" görüntüsü ile Rus desteği sağlanması, ABD'ye
karşı Sovyet dengesini kurması üzerine, ABD'ye verilen taviz
derhal rafa kaldırılmıştır.
ABD'nin Lozan'ı tanımaması, bugün bile Sevr'i gündeme sokmaya
çalışması bu yüzdendir.
Demek ki, Lozan ve sonrasına uygulanan politika doğrudur. Netice
vermiştir. 1993 şartlarında her şeye rağmen , "Güçlü bir
Türkiye" ortaya çıkmıştır.
Atatürk, kesin bir Batılılaşma hiç istememiştir. Bir taraftan
"Bolşevikleşiyoruz" görüntüsü ile Rusya'nın diğer taraftan
"Batılılaşıyoruz, Hristiyan anlayışını yerleştiriyoruz"
görüntüsü ile Avrupa'nın desteğini sağlamıştır. ABD'yi ise saf
dışı bırakmıştır.
Atatürk hepsiyle dama taşı gibi; satranç piyonu gibi oynamıştır.
Ve oynaması gerekiyordu. Ve hepsini mat ettiği gibi, Avrupa'yı
da, Rusya'yı da, ABD'yi de mat etmiştir.
Federasyoncuların, Osmanlı görünümlü azınlık ırkçıların, adem-i
merkeziyetçilerin, bölücülerin ve bunlara alet olan Türk
gençlerinin, hatta yıllarca "Ülkücü saflar" da yer almış ve
sonra "İslam'da kavmiyetçilik yoktur" diye bu safları terk etmiş
Türk milliyetçisi gençlerin anlamadığı politikalar işte
bunlardır.
Kur'anı Türkçe hikmetlerle anlatan Ahmet Yesevi Türk
Milliyetçiliği yapmadı mı? Şeyh Nakşibendi, Hacı Bektaş-ı Veli,
Hacı Bayram-ı Veli, Türk Milliyetçiliği yapmadı mı?
Alparslan'lar, Kılıçarslan'lar, Osman Gazi'ler, Fatih'ler,
Yavuz'lar, Kanuni'ler, Türk Milliyetçiliği yapmadılar mı? Onlar
ne kadar milliyetçi ise biz de o kadar milliyetçiyiz. Onlar ne
kadar ümmetçi ise biz de o kadar ümmetçiyiz. Onlar ne kadar
"ilimci" ise biz daha fazla "ilimci"yiz. Ama medeniyet,
insanlığın ortak malıdır. Doğu Medeniyeti-Batı Medeniyeti
yoktur. Bir tek medeniyet vardır. O da insanlığın ortak
medeniyetidir. O halde, Gökalp'in "Batı medeniyetindenim" de
böyle algılamamız gerekir.
Yani "ilim, müminin yitik malıdır" nerede olsa aranmalıdır.
Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarı veya azı dişleri
çıkmamış canavarı değil, biz gerçek medeniyetin kaynağı
"bilgi"yi aramalıyız. Bunun için tek çıkar yol ilimdir.
Simdi, Atatürk döneminin ve öncesinin çelişkilerine bakalım.
Cumhuriyet İdeolojisi
Cumhuriyet ideolojisinin çelişkilerini, Hayati Tüfekçioğlu,
Atatürk'ün çıkardığı Hakimiyeti Milliye gazetesinin Aralık
1928-31-Aralık 1929 tarihleri arasındaki sayılarını inceleyerek
ortaya koymuştur.
İşte
Tüfekçioğlu'nun vardığı sonuçlar:
Osmanlı'nın yıkılış şartları içinde oluşan yeni Türk devleti,
çıkarlarını dünya egemenliğini tartışmasız şekilde ele geçiren
Batı'nın genel siyaseti içinde aramaktadır.
Türk
tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olan Batılılaşma tercihi
geleneksel kimliğin yerine yeni bir kimlik oluşturulması
sorununu da gündeme getirmiştir.
Osmanlı'nın yıkılmasından sonra o günün şartlarında
geçerliliğini yitirmiş bulunan geleneksel Doğu siyasetiyle
birlikte eski kimlik de tamamen tasfiye edilmektedir. Ve yoğun
bir Osmanlı eleştirisi ile birlikte Osmanlı'yı tanımlayan her
şeyi kötü kabul edilmekte, yeni kimlik tamamen bir Osmanlı
eleştirisi üzerine kurulmaktadır.
Yeni
kimliğimizin oluşmasına yön veren kişi Ziya Gökalp olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'na çıkış yolları arayan İttihat ve Terakki
partisinin ideologu sayılan Gökalp, imparatorluğun yıkılışından
sonra, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ideolojik temellerinin
oluşmasındaki büyük katkısıyla aslında Cumhuriye'tin ideologu
sayılabilecek bir düşünürümüzdür.
Yurdumuzda, sosyolojinin öncülerinden olan Ziya Gökalp,
sorunlarımıza sosyoloji bilimi çerçevesinde çözüm yolları
aramıştır. Batı medeniyeti potası içinde Türkçülük ile yeni
kimliğimizi oluşturmaktadır.
Ziya
Gökalp'in Türkçülük siyaseti, tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak
şartıyla Garp medeniyetine tam ve kati bir surette girmeyi
gerektirmektedir. Fakat Garp medeniyetine girmeden evvel milli
harsımız aranıp bulunacak, milli harsımız meydana çıkacaktır.
Milli harsın aranacağı yer ise "köy"dür. Böylece köycülük
çalışmaları bu zemin üzerine temellendirilecektir.
Ziya
Gökalp, sorunu kültür ve medeniyet kavramalarının uygulandığı
bir formülle izah etmektedir.
Gökalp'e göre' medeniyet milletlerarası olduğu halde, kültür
millidir. Medeniyet bir ulustan başka bir ulaşa geçer, kültür
geçmez. Buna bağlı olarak bir ulus kültürünü değiştirmeden başka
bir medeniyet alanına girebilir ve kimliğini koruyarak
yaşayabilir. İşte Türk milleti de yıkılan Osmanlı medeniyeti
yerine, kendi kültürünü koruyarak Batı medeniyetine girecektir.
Türkiye, Doğu uygarlık alanadır.
Sorunların temel sebebi burada bulunmaktadır. Burada. kültür
medeniyet ayrımı konuya açıklık getirmektedir.
Değiştirilmesi gereken sadece medeniyettir. Kültürümüz
korunacaktır. Uygarlık değişimi de basit bir teknik sorundur.
Uygarlığın uluslararası niteliği Batı uygarlığını bizim de
rahatlıkla benimsememize izin verecektir.
Böylece yeni Cumhuriyet'in ideolojik temellerini oluşturan
batılcılık, Ziya Gökalp'in kültür medeniyet ayrımının
uygulandığı bir formüle hiçbir sakıncası bulunmayan teknik bir
konu olarak benimsetilmek istenecektir.
Durkheim sosyolojisinden yola çıkarak, milli bir sosyolojiden
söz etmesi çelişkili bir durum olarak da görülen Ziya Gökalp'in,
kültür uygarlık ayrımı eleştirilere uğramıştır. Emre Kongar, "Gökalp'in
en zayıf kaldığı konu hars ve medeniyet ayrımıdır" demekte ve
kültürde medeniyetin belli maddi araçlarla manevi değerler
arasında çok yoğun etkileşim bulunduğunu, bir toplumun başka bir
toplumdan yalnızca din, ya da yalnızca teknik alamayacağını,
etkileşim başlayınca bunun günlük hayatın tüm alanlarını
kapsayacağını söylemektedir: "Gökalp'in Batı uygarlığının
bilimini, tekniğini, aklını alıp öteki alanlarını ulusal
kültürünü özgün öğeleriyle doldurma önerisi mümkün değildir.
Kaldı ki kültür ve medeniyet kavramları, Bati tarafından ve Batı
siyasetine yarar amacıyla geliştirilmiş kavramlardır. Halbuki,
"kendi toplumumuzun düzen ve arayışlarına kendi bakış açımızdan
kaynaklanan, güçlükleri çözmede geçerli ele alış biçimlerine
ulaşabilen" bir sosyoloji anlayışıyla kendi tarihimize de
dayanmak şartıyla ulaşmak "hiç değilse dünü ile batılı olmayan
toplumumuz için" geçerli olacaktır."
Gökalp'in Kültür-uygarlık ayrımının getirdiği bakış açısıyla
Türk kültürünün Osmanlı'dan farklı gösterilen Anadolu köylüsü
vasıtasıyla korunduğu ve sürdürüldüğü öne sürülmekte ve yeni
devlette bir köylücülük akımı başlamaktadır.
Anadolu Köylüsüne, Klasik Batı Müziği Konserleri
Köylerden, masallar, ata sözleri derlenmekte, buralardan
toplanan numuneler için Ankara'da Etnografya Müzesi
kurulmaktadır. Fakat bunun yanında yeni ve Batılı bir hayat
şekli sunulmaktadır. Ankara'da Batı'nın yalnız ilim , tekniği
alınacak denmektedir, ama günlük hayatta Batı'dan alınanların
bütün yaşantıyı kuşattığı görülmektedir. Danslar, balolar,
garden partiler, maskeli balolarla oluşturulan yeni şekli,
Batılı olmanın bir göstergesi olarak sunulmaktadır. Kıyafet,
müzik, her şey Batı'nın ki gibi olmaktadır. Köyden alınanlar ise
Etnografya Müzesi'ne kaldırılmaktadır. Ortaya konulan tezle,
yaşayanların aynı olmadığı dikkat çekmektedir. Bir yandan milli
kültürümüzün kaynağı olarak köy gösterilmekte, diğer yandan
düzenlenen turnelerle Anadolu köylüsüne Klasik Batı Müziği.
Görüldüğü gibi yeni kimliğin oluşturulma çabalarının Hakimiyet-i
Milliye gazetesine yansıyış şeklinin gerisinde Ziya Gökalp'in
fikirleri yatmaktadır.
Gökalp'i değerlendirirken, yıkılan bir imparatorluğu ve bu
şartlar içinde kurulan yeni devleti de göz önünde tutmak
gerekmektedir. Gökalp, sorunlara zamanın şartlan içinde çözüm
bulmak isteyen bir düşünürdür.
Ziya
Gökalp, Türk sosyolojisinin öncülerindendir. Sosyoloji bilimi de
yeni Türkiye'nin kuruluşunda önemli görevler üstlenmiştir.
Sosyoloji, Türkiye'nin Batılılaşma girişimleri sırasında yeni
bir kimlik oluşturma çabalarına yol göstericilik yapmıştır. İlk
günlerinde siyasi tartışmalara yön verebilecek bir etkinliği
elinde tutmuştur.
Bu
çalışmadan yurdumuzda sosyoloji biliminin kendisi hakkında da
sonuç çıkarmak mümkündür. Cumhuriyet rejimiyle sosyoloji
ilişkilerinin çok içice bir yapıya sahip olduğu görülmektedir.
Rejimin tasarıyla, sosyoloji çalışmaları adeta örtüşmektedir.
Böylece sosyoloji tarihimize bir başka açıdan
bakıldığında ilgi çekici sonuçlar çıkabileceği görülmektedir.
Ancak
Türkiye, seçimlerini tartışmaya yer vermeyecek biçimde
gerçekleştirince, yurdumuzda sosyoloji bir anda işlevini
yitirmiştir. Görevi tamamlayan sosyoloji adeta bir yurttaşlık
bilgisi olarak liselerimizde okutulur hale gelmiştir.
Türkiye'de, sosyoloji çalışmaları ise artık üniversitelerde
sınırlı kalmıştır. (Hayati TÜFEKÇİOĞLU)
Görüldüğü gibi, Ziya Gökalp'in Kültür-Medeniyet çelişkisi,
Durkheim sosyolojisinden kaynaklanmaktadır. Bu çelişki, Atatürk
dönemine de kısmen yansımıştır. Bilhassa İsmet Paşa, "İslam
kaldıkça, bağımsızlığımız tehlikededir" görüşünde olduğu için,
Batı kültürünü medeniyetle birlikte aynen alıp uygulamayı
öngörmüştür. İşte bu çelişkiler günümüze kadar varlığını
sürdürmüş, Türk dünyasının ortaya çıkması bile, Devlete ve
sosyolojinin görevini üstlenen medyaya gerçekleri tam anlamıyla
göstermiştir.
Türkiye, yeniden vatan topraklarının peşkeş çekildiği etnik
kökene ve dine-mezhebe dayalı partilerin kurulduğu, Prens
Sabahaddin'in öngördüğü adem-i merkeziyetçiliği, federasyonculuk
şeklinde hortladığı, ekonomi ve medya dünyasını oluşturan
insanlarımızın da, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesine
aykırı bu harekeden maddi ve manevi olarak desteklediği günlere
geri dönmüştür. Öyle ki, Fener Rum Patriği bile, artık Ege'de,
Karadeniz'de cirit atarak Papaz Piyer Lermit gibi
dolaşabilmektedir.
Ziya
Gökalp'in kültür-medeniyet çelişkisi, Atatürk'ün uygulamalarında
da görülmekle beraber, İnönü döneminden itibaren tam anlamıyla
bir Batıcılık başlamış, Menderes döneminde ABD'nin "yardım yap
ve denetle" politikası ile birlikte, Türkiye bağımsızlığından
taviz vermeye başlamıştır. Sonraki dönemlerde, Türk yönetilmeye
başlanmıştır.
Şimdi,
Ziya Gökalp'in çelişkisini gidererek ve 21'inci yüzyılı Türk
yüzyılı yapabilecek, hatta "üçüncü bin yıl" ı etkileyerek yeni
bir yapıya ihtiyacımız vardır. Kaynağı, Türk kültür ve
tarihinden, Ziya Gökalp'in fikirlerinden ve Atatürk'ün
uygulamalarından alan, fakat Türk insanı ile birlikte, bütün
insanlığa hitap edebilecek bir üçüncü bin yıl ideolojisi.
Ziya Gökalp, bugün var olmamızı
sağlayan mücadelenin fikir babasıydı. Şimdi Türk Ocağının
İstanbul şubesi olarak da faaliyet gösteren II. Mahmut
türbesinin arkasında yatarken diğer Türkçüler'le birlikte üçüncü
bin yıla hazırlanan bugünkü Türkçüler'e güç veriyor, fikir
veriyor, ilham veriyor.
Ruhu Şad Olsun.
|