|
l-
HZ. MUHAMMED (S.A.S)'İN
DOĞUMU ÇOCUKLUK DÖNEMİ
1- DOĞUMU:
Hz. Muhammed
(s.a.s.) Milâddan sonra 571
senesi, Fil Yılı'nda, 12
Rebiülevvel (20 Nisan)
pazartesi gecesi sabaha
karşı, Mekke'nin doğusunda
bulunan "Hâşimoğulları
Mahallesi"nde, babasından
kendisine mirâs kalan evde
doğdu. Arapların takvim başı
olarak kullandıkları "Fil
Vak'ası", Peygamberimiz
(s.a.s.)'in doğumundan 52
gün kadar önce olmuştu.(18)
Abdülmuttalib,
torununun doğumu şerefine
verdiği ziyâfette çocuğun
adını soranlara:
"Muhammed adını
verdim. Dilerim ki, gökte
Hakk, yeryüzünde halk, O'nu
hayırla yâdetsinler..."
cevâbını verdi.
Annesi de "Ahmed"
dedi. (Muhammed, üstünlük ve
meziyetleri anılarak çok çok
övülüp senâ edilen; Ahmed de
Cenab-ı Hakk'ı yüce
sıfatları ile öven, hamdeden
kimse demektir.(19) İslâm
târihçileri, Peygamberimiz
(s.a.s.)'in doğduğu gece bir
takım olağanüstü olayların
meydana geldiğini
naklederler. O gece İran
Kisrâsı (Hükümdarı)'nın
Medâyin şehrindeki sarayının
14 sütûnu yıkılmış,
mecûsîlerin İran'da
Istahrâbat şehrinde bin
yıldan beri yanmakta olan "ateşgede"leri
sönmüş, Sâve (Taberiyye)
gölü yere batmış, bin yıldan
beri kurumuş olan Semâve
deresi'nin suları taşmış,
mecûsîlerin büyük bilgini
Mûdibân korkunç bir rüya
görmüş, Kâbe'deki putların
yüz üstü devrildikleri
görülmüştü. Gerçekten O'nun
doğması ile bütün dünyada
hüküm sürmekte olan cehâlet
ve küfür ateşi sönmüş,
putperestlik yıkılmış,
zulmün baskısı son
bulmuştur.
2- SOYU (NESEBİ)
Peygamberimiz
Hz.Muhammed (s.a.s.)'in
babası, Abdülmuttalib'in
oğlu Abdullah; annesi ise
Vehb'in kızı Âmine'dir.
Babası Abdullah, Kureyş
Kabîlesinin Hâşimoğulları
kolundan, annesi Âmine ise
Zühreoğulları kolundandır.
Her ikisinin soyu, bir kaç
batın yukarıda, "Kilâb"da
birleşmektedir. Her ikisi de
Mekke'lidir.
Peygamber (s.a.s.)
Efendimiz, Hz.İbrâhim'in
büyük oğlu Hz. İsmâil'in
neslindendir. Soyu Adnân'a
kadar kesintisiz
bellidir.(20) Adnân ile
Hz.İsmâil arasındaki
batınların sayısında neseb
bilginleri ihtilâf
etmişlerdir.(21)
Peygamber (s.a.s.)
Efendimizin soyu, çok temiz
ve çok şerefli bir neseb
zinciridir. Bir hadisi
şerifte Rasûl-i Ekrem
Efendimiz:
"Ben devirden
devire, (nesilden nesile,
âileden âileye) seçilerek
intikal eden Âdemoğulları
soylarının en temizinden
naklolundum, sonunda içinde
bulunduğum 'Hâşimoğulları'
âilesinden neş'et ettim",
buyurmuştur.(22)
Diğer bir hadisi
şerifte bu seçilme işi şöyle
anlatılmıştır.
"Allah, Hz
İbrâhim'in oğullarından Hz.
İsmâil'i, İsmâiloğullarından
Kinâneoğullarını,
Kinâneoğullarından Kureyşi,
Kureyşden Hâşimoğul-larını,
Hâşimoğullarından da beni
seçmiştir." (23)
Bir başka hadis-i
şerifinde de Rasûl–i Ekrem
Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah beni, dâima
helâl babaların sulbünden,
temiz anaların rahmine
naklederek, sonunda babamla
annemden ızhâr etti.
Âdem'den, anne-babama
gelinceye kadarki nesebim
içinde nikâhsız birleşen
olmamıştır". (24)
Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in doğumundan iki
ay kadar önce babası
Abdullah, Suriye
seyâhatinden dönerken Yesrib
(Medine)'de hastalanarak 25
yaşında vefât etmiş ve orada
defnedilmişti. Peygamberimiz
(s.a.s.)'e, babasından mirâs
olarak beş deve, bir sürü
koyun, doğduğu ev ve künyesi
Ümmü Eymen olan Habeşli
Bereke adlı bir câriye
kalmıştır.(25)
3- HZ. MUHAMMED
(S.A.S.) SÜT ANNE YANINDA
Başlangıçta çocuğu
(3 veya 7 gün) annesi Âmine
emzirdi.(26) Sütü yetmediği
için, daha sonra amcası Ebû
Leheb'in azatlı câriyesi
Süveybe tarafından
emzirildi.(27)
Fakat Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in devamlı süt
annesi Hevâzin Kabîlesinin
Sa'doğlulları kolundan
Halîme oldu.
Mekke'nin havası
ağır olduğu için, Mekkeliler
yeni doğan çocuklarını
çölden gelen süt annelere
verirlerdi. Çöl ikliminde
çocuklar hem daha gürbüz
yetişiyor, hem de bozulmamış
(fasih) Arapça
öğreniyorlardı. Hz. Muhammed
(s.a.s.)'de bu âdete göre
süt annesi Halîme'ye
verildi. Halîme, yetim bir
çocuğu emzirmenin kârlı bir
iş olmayacağı düşüncesiyle,
başlangıçta tereddüt
göstermişse de, daha sonra
bu çocuğun evlerine uğur ve
bereket getirdiğini görmüş
ve O'nu öz çocuklarından
daha çok sevmiştir. Süt
kardeşi Şeyma da bakımında
annesine yardımcı
olmuştur.(28)
Hz.Muhammed (s.a.s.)
süt annesi ve süt kardeşleri
ile sonraki yıllarda dâima
ilgilenmiştir. Halîme
kendisini ziyârete geldiği
zaman onu "anacığım" diyerek
karşılamış, altına
elbisesini yayarak, saygı
göstermiştir.(29)
Hz. Muhammed
(s.a.s.) dört yaşına kadar,
süt annesinin yanında çölde
kaldı. Dört yaşında Halîme
çocuğu Mekke'ye götürerek
annesine teslim etti. İslâm
târihçileri, bu esnada "şakk-ı
sadr" (göğüs açma) olayının
meydana geldiğini, çocukta
görülen bu gibi olağanüstü
hallerin Halîme'yi
endişelendirdiğini, bu
yüzden çocuğu annesine
teslime mecbûr kaldığını
naklederler.(30)
4- MEDİNE ZİYÂRETİ
Hz. Muhammed
(s.a.s.) dört yaşından altı
yaşına kadar, öz annesi
Âmine ile kaldı, O'nun
şefkat ve ihtimâmı ile
yetişip büyüdü. Altı yaşında
iken, babasının Medine'de
bulunan kabrini ziyâret
etmek üzere, annesi ve sadık
hizmetçileri Ümmü Eymen'le
beraber Medine'ye gittiler.
Medine'deki akrabaları
Neccâroğullarında bir ay
kadar misâfir kaldılar.
Dönüşte, Medine'nin 23 mil
güneyinde Ebvâ Köyü'nde
Âmine hastalandı.(31) Henüz
doğmadan babasından yetim
kalmış olan Hz. Muhammed
(s.a.s.) altı yaşında iken
annesinden de öksüz
kalıyordu. Bu acıyı bütün
varlığı ile hisseden anne,
oğlunu şefkat dolu gözlerle
süzdü. Bağrına basıp uzun
uzun öptü.
Masûm yüzüne bakarak
"Her yeni eskiyecek,
her fâni yok olup gidecek,
Ben de öleceğim,
fakat buna gam yemem,
Namımı ebedi kılacak
hayırlı bir halef
bırakıyorum..." anlamına bir
şiir söyledi. Bu sözlerden
sonra vefât etti.(32)
Annesinin ölümünden
sonra çocuğu Ümmü Eymen
Mekke'ye götürüp dedesi
Abdülmuttalib'e teslim etti.
Altı yaşından sekiz
yaşına kadar, çocuğa dedesi
Abdülmuttalib baktı.
Abdülmuttalib seksen yaşını
geçmiş bir ihtiyârdı.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz
sekiz yaşında iken dedesi de
öldü. Ölürken, on oğlu
içinden Hz. Muhammed
(s.a.s.) Efendimizin
yetiştirilmesini, öz amcası
Ebû Tâlib'e bıraktı.(33/1)
Yıllar sonra,
Hicret'in 6'ıncı yılı
Hudeybiye Barışı dönüşünde
Rasûlullah (s.a.s.)
Efendimiz, annesinin kabrini
ziyâret edip, teessürle
gözyaşı döktü.
Annemin bana olan
şefkatini hatırlayarak
ağladım, buyurdu. (33/2)
BİR GECE
Ondört asır evvel,
yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın ondördü
bir Öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne hüsrândı
ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir,
halbuki bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler?
Göremezlerdi tabiî
Bir kerre, zuhûr
ettiği çöl, en sapa yerdi.
Bir kerre de,
mâmûre-i dünyâ, o zamanlar.,
Buhranlar içindeydi,
bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti
beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan,
onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkına
sarmıştı zemînin.
Salgındı, bugün
Şark'ı yıkan, tefrika derdi.
Derken büyümüş,
kırkına gelmişti ki Öksüz,
Başlarda gezen kanlı
ayaklar suya erdi!
Bir nefhada
insanlığı kurtardı O Mâsum,
Bir hamlede
kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti
bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl
aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti,
evet, şer–i mübîni,
Şehbâlini, adl
isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse,
O'nun vergisidir hep;
Medyûn O'na
cem'iyyeti, medyûn O'na
ferdi.
Medyûndur O mâsûm'a
bütün bir beşeriyyet...
Yârab, bizi mahşerde
bu ikrâr ile haşret.
Mehmed Âkif ERSOY
Rasûlüllah (s.a.s.)
1 Rebiülevvel 11 H./27 Mayıs
632 M. târihine rastlayan
Pazartesi günü öğleden sonra
vefât etmiştir. (Bkz. Tecrid
Tercemesi,9/298 ve 11/5-6)
Sahih hadislerde, Peygamber
(s.a.s.) Efendimiz'in 63
yaşında vefât ettiği
belirtilmiştir (Bkz. Tecrid
Tercemesi, 9/298, Hadis No.
1442 ve 11/33, Hadis
No.1671)
Rasûlüllah
(s.a.s.)'in, Hz. Mâriye'den
olan oğlu İbrâhim'in vefât
ettiği gün, güneş
tutulmuştu. (Bkz. Buhârî,
2/29-30; Tecrid Tercemesi,
3/428, Hadis No. 547)
Mısır'lı Muhammed Felekî
Paşa, yaptığı hesaplama ve
araştırma sonucu, bu tutulma
olayının, Milâdi 632 yılının
7 Ocak günü saat 8.30'a
rastladığını tesbit
etmiştir. Rasûlüllah
(s.a.s.)'in vefâtı, 1
Rebiülevvel 11 H/27 Mayıs
632 M. Pazartesi günü
olduğuna göre, Muhammed
Felekî Paşa bu tarihten 63
kameri yıl geri giderek,
Rasûlüllah (s.a.s.)'in
doğumunun 9 Rebiülevvel/20
Nisan 571 veya 2 Rebiülevvel/13
Nisan 571 pazartesi olması
gerektiği sonucuna
varmıştır. (Bkz. Asr-ı
Saadet 1/191).
Fetih Sûresinde bu
ism–i şerif, ayrıca "Rasûlüllah"
olarak vasıflanmıştır. Saf
Sûresinin 6. âyetinde ise:
"Meryem oğlu İsâ: Ey
İsrâiloğulları! Doğrusu ben,
benden önce indirilen
Tevrât'ı tasdik edici,
benden sonra gelecek ve adı
Ahmed olacak bir peygemberi
de müjdeleyici olarak,
Allah'ın size gönderilmiş
bir peygemberiyim
demişti..." buyrulmuştur.
Bu ayet-i celilede
Hz. İsâ'nın, kendinden sonra
"Ahmed" adında bir
peygamberin geleceğini
müjdelediği
bildirilmektedir.
Bugün elimizde, Hz.
İsâ'ya indirilen İncil'in
orjinal nüshası bulunmayıp,
ondan çok sonraki târihlerde
kaleme alınmış muharref
nüshalar bulunduğundan Hz.
İsâ tarafından verilen bu
müjdenin aslını bugünkü
İncillerde aynen bulmak
mümkün olmamaktadır. Ancak
Yunanca'dan Türkçe'ye
çevrilen Yuhanna İncili'nin
14. babı'nın 26 âyeti
şöyledir:
"Baba'dan size
göndereceğim "Tesellici",
"Babadan çıkan hakikat Ruhu
geldiği zaman benim için o
şehâdet edecektir."
Burada geçen
"Tesellici" kelimesi,
İncilin Yunancasında "Faraklit"
dir. İncil'in eski Arapça
tercemelerinde bu kelime "Hammâd"
veya "Hâmid" olarak terceme
edilmiştir. Nitekim bir
kısım Hıristiyan bilginleri
de bu kelimeyi "Hammâd, yani
çok hamd eden kimse olarak
açıklamışlardır ki aşağı
yukarı "Ahmed" anlamındadır.
İncil'deki "Faraklit"
kelimesini "Tesellici" diye
terceme etmiş de olsalar,
Hz. İsâ ile Hz. Muhammed
(s.a.s.) arasında bilinen
bir peygamber bulunmadığına
ve günümüze kadar da zuhûr
etmediğine göre, Hz. İsâ'nın
gönderileceğini bildirdiği
"Tesellici" veya "Faraklit"
Rasûlüllah (s.a.s.) den
başka kim olabilir? (Bkz.
Tecrid Tercemesi, 9/291-293,
Hadis No: 1439 ve izâhı.)
Buhârî'nin Cübeyr b.
Mut'ım'den rivâyetine göre,
Hz. Peygamber (s.a.s)'in
eski kutsal kitaplarda, eski
ümmetlerce bilinen üç adı
daha vardır: Mâhi, Hâşir,
Âkıb. Bu konuda şöyle
buyurmuştur:
"Bana âit beş yüce
isim vardır. Ben Muhammed ve
Ahmed'im. Ben Mâhi'yim, ki
Allah benim (nübüvvetim)le
küfrü izâle edecektir. Ben
Hâşir'im ki (kıyamet
gününde) insanlar benim
ardımdan haşrolunacaklardır.
Ben Âkib'im, Çünkü
peygamberlerin sonuyum. (Buhârî
4/11;Tecrid Tercemesi,
9/291, Hadis No: 1439;
Müslim, 4/1827, Hadis No:
2354. Rasûlüllah (s.a.s.)'in
diğer isimleri için bkz.
Tecrid Tercemesi, 9/291-294
ve 10/43)
Annesinin nesebi de
şöyledir: Vehb, Abdümenâf,
Zühre, Kilâb, Mürre...
Görüldüğü üzere her iki
tarafın nesebi Kilâb'da
birleşmektedir. (İbn Hişam,
1/115)
II- HZ. MUHAMMED
(S.A.S.)'İN GENÇLİK DÖNEMİ
1- EBÛ TÂLİB'İN
HİMÂYESİ
Peygamberimizin
hayâtının sekiz yaşından
yirmibeş yaşına kadar olan
dönemine "gençlik devresi"
denilir. Bu devrede
Rasûlullah (s.a.s.) amcası
Ebû Tâlib'in yanında, onun
himâyesi altında
bulunmuştur.
Ebû Tâlib, zeki ve
âlicenâb bir zâtdı. Zengin
olmamakla beraber, asâleti
ve âlicenâplığı sebebiyle
herkesten saygı görüyordu.
Yeğeni Hz. Muhammed'i çok
seviyor, hiç yanından
ayırmıyordu.
2- SEYÂHATLERi
a) Şam Seyâhati
Mekke iklimi zirâate
elverişli olmadığından,
Mekkeliler ticâretle
uğraşırlar, çocuklarını da
ticârete alıştırırlardı.
Ticâret için kervanlarla,
yazın Şam'a, kışın Yemen'e
seyâhet ederlerdi. Ebû Tâlip
de diğer Mekkeliler gibi
kervan ticâreti yapıyordu.
Bir defasında Şam'a
giderken, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'e amcasından
ayrılmak zor geldi;
kendisini de yanında
götürmesini istedi. Ebû
Tâlib çok sevdiği yeğenini
kırmadı. O'nu da kafileyle
beraberinde götürdü. Bu
esnâda henüz oniki
yaşındaydı.
Şam'ın 90 km. kadar
güneyinde Busrâ (Eski Şam)
denilen kasabada "Bahîra"
adında bir Hıristiyan râhibi
vardı. Kasabaya uğrayan
kervanlarla hiç
ilgilenmediği halde, Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in içinde
bulunduğu kervanı
karşılayarak bütün kafileye
bir ziyâfet verdi. Bahîra
okuduğu kutsal kitaplardan
edindiği bilgilerle, Hz
Muhammed (s.a.s.)'in
simâsından, O'nun
istikbâlini sezmişti.
O'nunla konuştu. Sorular
sordu. Aldığı cevâplar,
kanâatini kuvvetlendirdi.
Şam yolculuğunun bu çocuk
için tehlikeli olacağını
düşündü. Ebû Tâlib'e:
-"Bu çocuk son
Peygamber olacaktır. Şam
Yahûdîleri içinde O'nun
alâmet ve vasıflarını bilen
kâhinler vardır. Tanırlarsa,
ihânet ve kötülüklerinden
korkulur. Bu çocuğu Şam'a
götürmeyiniz..."dedi. Bu
sözler üzerine Ebû Tâlib
Şam'a gitmekten vazgeçti.
Alışverişini burada bitirip,
geri döndü.(34)
Son Peygamberin
geleceği ve O'nun bir çok
vasıfları Tevrât ve İncil'de
bildirilmişti. Bu sebeple,
Yahûdî ve Hristiyan
bilginleri, O'nun
alâmetlerini ve vasıflarını
biliyorlardı. Hicretten
sonra Müslüman olan Medineli
Yahûdi âlimi Abdullah İbn
Selâm'ın "Tevrat'ta Hz.
Muhammed (s.a.s.) ve Hz. İsa
(a.s.)'ın sıfatları vardır"
dediğini, "Kütüb-i Sitte"
denilen altı güvenilir hadis
kitabından Tirmizi'nin es-Sünen'inde
rivâyet edilmiştir."(35)
Gülünç Bir İddiâ
Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in 12 yaşında
yaptığı bu seyâhatta râhip
Bahîra ile görüşmesini, bazı
Hıristiyan yazarlar,
Hıristiyanlığın bir zaferi
gibi göstermek istemişler,
Peygamberimiz (s.a.s.)'in
bütün dinî esasları bu
râhipten öğrendiğini iddia
etmişlerdir.
Bu iddia son derece
gülünç ve tutarsızdır. Oniki
yaşındaki bir çocuğun, İslâm
gibi mükemmel bir dinin
esaslarını bir kaç saatlik
görüşme esnâsında öğrenmesi
mümkün değildir. Bu râhip bu
esasları bilseydi, kendisi
tebliğ ederdi. Eğer burada
böyle bir konu konuşulsaydı,
kafilenin gözü önünde
yapılan bu konuşma ağızdan
ağıza yayılırdı.
Peygamberliğini ilân ettiği
zaman inanmayanlar, "bunlar
Bahîra'nın sözleri" demezler
miydi? Üstelik İslâmiyet,
Hıristiyanların "teslis"
(üçlü tanrı sistemi)
inancını tamâmen reddetmiş "Tevhid
inancını" getirmiştir.
Görüldüğü üzere, bu iddia
son derece çürük ve çirkin
bir iftirâdan başka bir şey
değildir.
b) Yemen Seyâhati
Hz. Muhammed
(s.a.s.) 17 yaşında iken de,
diğer bir ticâret kafilesi
ile amcalarından Zübeyr ve
Abbâs'la birlikte Yemen'e
gidip gelmiştir.(36)
3- FİCÂR SAVAŞINA
KATILMASI
Müslümanlıktan önce
(Câhiliyet Döneminde)
Araplar arasında iç savaşlar
eksik olmazdı. Yalnızca "Eşhür-i
hurum" denilen dört ayda
savaşmak haram sayılırdı. Bu
dört ayda (Zilka'de,
Zilhicce, Muharrem, Receb)
savaş yapılacak olursa
fâcirane sayıldığı için buna
"Ficâr Savaşı" denirdi.
Kureyş kabîlesi ile
Hevâzin kabîlesi arasında
kan davası yüzünden bir
savaş başlamış, dört yıl
sürmüştü. Savaş, kan
dökülmesi haram olan aylarda
da devâm ettiği için "Ficâr
Savaşı" denildi.
Peygamberimiz
(s.a.s.) yirmi yaşlarında
iken bu savaşa amcaları ile
birlikte katıldı. Fakat
kimseye ok atmamış, kimsenin
kanını dökmemiştir. Sâdece
karşı taraftan atılan okları
toplayıp, amcalarına
vermiştir.(37)
4- HILFU'L-FUDÛL
CEMİYETİNDE ÜYELİĞİ
Uzun süren Ficâr
savaşı esnâsında Mekke'de
âsâyiş bozulmuş, can ve mal
güvenliği kalmamıştı.
Özellikle dışarıdan mal
getiren yabancıların malları
yağmalanıyordu.
Vâil oğlu Âs,
Mekke'ye gelen Yemen'li bir
tâcirin bütün malını
gasbetmiş, haksız olarak
elinden almıştı. Yemen'li,
Ebû Kubeys dağına çıkarak
uğradığı haksızlığa karşı,
bütün kabîleleri yardıma
çağırdı. Yemenlinin bu
feryâdı üzerine
Peygamberimiz (s.a.s.)'in
amcası Zübeyr, Kureyşin
bütün ileri gelenlerini
çağırdı. Hâşimoğulları,
Zühreoğulları, Esedoğulları,
Temimoğulları,
Abdülluzzaoğulları, Zübeyrin
dâvetine icâbet ederek, Beni
Temîm'den Cüd'ân oğlu
Abdullah'ın evinde
toplandılar."Mekke'de zulmü
önlemeğe yerli-yabancı hiç
kimseye karşı haksızlık
ettirmemeğe" karar verdiler.
Haksızlığa uğrayan kimselere
yardım edeceklerine yemin
ettiler.
Yemenlinin hakkını
Âs'tan alıp geri verdiler.
Mekke'de âsâyişi yoluna
koydular.
Vaktiyle, Cürhümîler
zamanında Fadl b. Hâris,,
Fudayl b. Vedâa ve Mufaddal
b. Fedâle isimlerinde üç
kabîle başkanı, kabîleleri
ile toplanarak,"Mekke'de
zulme meydan vermeyeceğiz,
zayıfların hakkını adâlet
üzere alacağız..."(38) diye
yemin etmişlerdi. Onların bu
yeminlerine "Hılfu'l-fudûl"
(Fadılllar yemini)
denilmişti. Cüd'ân oğlu
Abdullah'ın evinde aynı
konuda yapılan yemine de bu
sebeple "Hılfu'l-fudûl"
denildi.
Peygamberimiz
(s.a.s.) 20 yaşında iken bu
toplantıda amcaları ile
beraber üye olarak bulundu.
Bu cemiyetin çalışmalarından
son derece memnun kaldığını
Peygamberliğinden sonra:
"İslâm'da da böyle bir
cemiyete cağrılsam, yine
icâbet ederim", sözleriyle
ifâde etmiştir.(39)
III- HZ. MUHAMMED
(S.A.S.)'İN EVLİLİK DÖNEMİ
1- TİCÂRET HAYÂTI
Bütün Mekke'liler
gibi Hz. Muhammed (s.a.s.)
de amcasıyle birlikte
ticâret yapıyordu. Gerek
çocukluğunda, gerekse
ticâret hayâtında,
dürüstlüğü ile tanınmıştı.
Sözünde durmadığı, yalan
söylediği, başkalarına zarar
verecek bir davranışta
bulunduğu, bir kimseyi
incittiği asla görülmemiş;
dürüstlüğü dillere destan
olmuştu. Bu yüzden
Mekke'liler O'na "el-Emîn"
(her konuda güvenilir kişi)
diyorlardı. O'nun bu yüksek
ahlâkını öğrenen Kureyşin
zengin kadınlarından Hatice,
kendisine sermâye vererek
ticâret ortaklığı teklif
etti. Böylece Peygamber
(s.a.s.) ile Hatice arasında
ticâret ortaklığı başladı.
2- HZ. HATİCE İLE
EVLENMESİ
Kureyşin Esed
oğulları kolundan Huveylid
kızı Hatice zeki, dirâyetli,
şeref ve asâlet sâhibi,
39-40 yaşlarında zengin ve
güzel bir hanımdı. Daha önce
iki defa evlenmiş ve dul
kalmıştı. Kureyşin ileri
gelenlerinden pek çok
isteyenler olmuş, fakat hiç
biri ile evlenmemişti.
Güvendiği kimselere sermâye
vererek ticâret ortaklığı
yapıyor, böylece servetini
artırıyordu. Yüksek ahlâk ve
âli-cenâblığı sebebiyle,
kendisine Müslümanlıktan
önce "Tâhire" denildiği
gibi, sonra da "Haticetü'l-Kübra"
denilmiştir.
Hz. Hatice bir
ticâret kafilesiyle
Peygamberimiz (s.a.s.)'i
Şam'a gönderdi. Kölesi
Meysere'yi de hizmetine
verdi. Fakat Hz. Peygamber
(s.a.s.) Şam'a kadar
gitmedi; malları Busra'da
satarak geri döndü. Çünkü
Bahîra'nın ölümünden sonra
yerine geçen Râhip Nestûra
da, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in
Şam'a gitmesini uygun
bulmamıştı.(40)
Üç ay kadar sonra,
Hz. Muhammed (s.a.s.)
beklenilenin çok üzerinde
kazanç elde ederek döndü.
Hz. Hatice, bu büyük insanın
emniyet, dürüstlük ve
gayretine hayran oldu. Daha
sonra araya vasıtalar girdi;
evlenmeleri kararlaştırıldı.
Bu esnâda Hz.Muhammed
(s.a.s.) 25, Hz Hatice ise
40 yaşlarındaydı.(41)
Nikâh, Hatice'nin
amcazâdesi, Varaka oğlu
Nevfel tarafından Hz.
Hatice'nin evinde kıyıldı.
Ebû Tâlib ile Varaka birer
hitâbede bulunarak, her iki
âilenin üstünlük ve
meziyetlerini dile
getirdiler.(42) Esâsen, Hz.
Peygamber (s.a.s.) ile Hz.
Hatice'nin nesebleri
Kusayy'da birleşir. Hz.
Hatice'ye 20 dişi deve mehir
verildi.(43) Nikâhtan sonra
develer kesilerek
dâvetlilere ziyâfet çekildi.
Evlenmelerinden
sonra, Hz. Muhammed
(s.a.s.), Hz. Hatice'nin
evine geçti. Örnek ve mutlu
bir âile yuvası kurdular.
Hz. Hatice, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'e derin bir saygı
ve sevgi ile bağlıydı.
Peygamberliğinden önce
olduğu gibi, Peygamberlik
devrinde de en büyük
yardımcısı oldu. Yüksek ve
eşsiz ruhlu bir hanım
olduğunu gösterdi.
Peygamberimiz
(s.a.s.)'de ondan son derece
memnundu. O devirde çok
evlilik âdet olduğu ve bir
çok teklifler aldığı ve
aralarında yaş farkı da
bulunduğu halde, onun
üzerine evlenmedi; ölümünden
sonra da onu hep hayırla
andı.
3- HZ. PEYGAMBER
(S.A.S)'İN ÇOCUKLARI
Peygamberimiz
(s.a.s.)'in Hz. Hatice'den
ikisi erkek, dördü kız olmak
üzere sırasıyla, Kaasım,
Zeyneb, Rukiyye, Ümmü
Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah
adlarında altı çocuğu oldu.
Arablarda ilk çocuğun adı
ile künyelendirme âdet
olduğundan Hz.Peygamber
(s.a.s.)'e de "Ebü'l-Kaasım"
denildi. Kaasım ile Abdullah
küçük yaşta öldüler. Kızları
büyüdüler. Fakat Fâtıma'dan
başka hepsi de babalarından
önce vefât ettiler. Yalnız
Fâtıma, Peygamber
(s.a.s.)'in vefâtından sonra
altı ay daha yaşadı.
Rasûl-i Ekrem
(s.a.s), kızlarının en
büyüğü Zeyneb'i Ebu'l-Âs ile
evlendirdi. Ebü'l Âs,
Müslüman olmadığı için,
Zeyneb'in hicretine izin
vermemişti. Bedir Savaşında
esir düştü. Zeyneb'i
Medine'ye göndermek şartı
ile serbest bırakıldı. Daha
sonra Müslüman olarak
Medine'ye geldi. Zeyneb'i
tekrar aldı.(44)
Rukiyye ile Ümmü
Gülsüm'ü, amcası Ebû
Leheb'in oğullarından Utbe
ve Uteybe ile evlendirmişti.
İslâmiyetten sonra Ebû Leheb,
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
olan düşmanlığı sebebiyle
oğullarına eşlerini
boşamaları için baskı yaptı.
Onlar boşadıktan sonra,
Rasûlullah (s.a.s.)
Rukiyye'yi Hz. Osman'la
evlendirdi. Rukiyye'nin
ölümünden sonra da Ümmü
Gülsüm'ü nikâhladı. Bu
yüzden Hz. Osman'a "iki nûr
sâhibi" anlamına "Zi'n-nûreyn"
denildi.
En küçük kızı
Fâtıma'yı ise Hz. Ali ile
evlendirdi. Hasan ve
Hüseyin, Hz. Fâtıma'nın
çocuklarıdır. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)'in nesli, Hz.
Fâtıma ile devâm etmiştir.
Peygamberimiz
(s.a.s.)'in Mısırlı eşi
Mâriye'den de İbrâhim adlı
bir oğlu olmuş, fakat
Hicretin 10'uncu yılında
henüz iki yaşına girmeden
ölmüştür.
4- KÂBE'NİN
TÂMİRİNDE HAKEMLİĞİ (605 M.)
Hz. İbrâhim ve Hz.
İsmâil tarafından yapılmış
olan Kâbe, geçen uzun
asırlar içinde yağmur ve sel
suları ile harabolmuş, tâmir
edilmesi gerekmişti.
Kureyşliler, Kâbe
binasını yıkarak, yeniden
yapmaya karar verdiler.
Yardımlar toplandı, gerekli
malzeme temin edildi. Hz.
İbrâhim'in yaptığı temele
kadar yıkarak, duvarları
yeniden örmeğe başladılar.
Ancak; "Hacer-i Esved"i
yerine koyma sırası gelince
anlaşamadılar. Kureyş'in
bütün kolları, bu şerefin
kendilerine âit olmasını
istiyordu. Anlaşmazlık dört
gün sürdü, kan dökülmek
üzereydi ki,(45) Kureyş'in
en ihtiyarı Ebû Ümeyye veya
Huzeyfe b. Muğîre"Harem
kapısından ilk girecek zâtın
hakem yapılarak, onun
vereceği karara uyulmasını"
teklif etti.(46) Bu teklif
kabul edildi. Az sonra
kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s)
girmişti. Buna o kadar
sevindiler ki, "el-Emîn,
el-Emîn, O'nun hakemliğine
râzıyız..." diye
bağrıştılar.Yanlarına
gelince, durumu anlattılar.
Hz. Muhammed
(s.a.s.), üzerine Hacer-i
Esved-i koyduğu yaygının
uçlarını Kureyşin ulularına
tutturdu; hep berâber,
konulacağı yere kadar
taşıdılar. Hz. Peygamber
(s.a.s.)'de taşı alıp yerine
yerleştirdi. Anlaşmazlığın
bu şekilde çözümlenmesi
herkesi memnûn etti. Böylece
büyük bir felâket önlenmiş
oldu.(47)
Bu olay, Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in zekâ ve
dirâyeti yanında, O'nun
Mekkeliler arasındaki sonsuz
itibâr ve güvenini de
göstermektedir. Bu esnâda
Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) 35
yaşında idi.
Kâbe'nin tâmirinde
Hz. Peygamber (s.a.s.) de
bizzât çalışmış, taş
taşımış, hatta bu yüzden
omuzları yara olmuştu. Bir
defa, amcası Abbâs'ın sözüne
uyarak, taş acıtmasın diye
elbisesini omuzuna
topladığında vücûdu
açılıverince baygın halde
yere düşmüştü. Rasûlullah
(s.a.s.) o andan sonra hiç
üryân görülmemiştir.(48)
HZ. MUHAMMED
(S.A.S.)'İN
PEYGAMBERLİK DEVRİ
(610-632
Hz. Muhammed
(s.a.s.) 40 yaşında
Peygamber oldu. 23 yıllık
Peygamberlik devresinin 13
yılı Mekke'de, 10 yılı
Medine'de geçti. Bu itibârla
Peygamberlik devresinin:
a) Nübüvvet'den
Hicret'e kadar devâm eden 13
yıllık süresine
"Mekke Devri" (610-
622);
b) Hicretten
vefâtına kadar olan 10
yıllık süresine de
"Medine Devri"
(622-632) denir.
BİRİNCİ BÖLÜM MEKKE
DEVRİ
I- HZ.MUHAMMED
(S.A.S.)'İN PEYGAMBER OLUŞU
1- HİRA'DA İNZİVÂ
Eskiden beri
Mekke'deki hanîf ve
zâhitler, recep ayında
inzivâya çekilirlerdi. Her
biri, Mekke'nin 3 mil (bir
saat) kuzeyinde Hira (Nûr)
dağında bir köşeye çekilir,
tefekküre dalardı. (49)
40 yaşlarına doğru
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
kalbinde de bir yalnızlık
sevgisi belirdi. O da Hira
(Nûr) Dağında bir mağaraya
çekilip, günlerce orada
kalıyor, Cenâb-ı Hakk'ın
sonsuz kudret ve azametini
düşünerek O'na ibâdet
ediyordu. Giderken azığını
da berâberinde götürüyor,
bitince evine dönüyor, sonra
tekrar gidiyordu. Böylece
Cenâb-ı Hakk, O'nu büyük
vazifesine hazırlıyordu.
Zaman zaman "Sen Allah
elçisisin..." diye kulağına
sesler geliyor, fakat
etrafta hiç bir şey
göremiyordu.(50)
Hz. Muhammed
(s.a.s.)'e ilâhi vahyin
başlangıcı, sâdık rüyâlar
şeklinde oldu. Gördüğü her
rüya, olduğu gibi çıkıyordu.
(51) Bu hâl, altı ay kadar
devam etti.
2-İLK VAHY
610 yılı Ramazan
ayının(52) Kadir
Gecesinde,(53) ridâsına
bürünüp Hira'daki mağarada
düşünmeye dalmış olduğu bir
sırada, bir sesin kendisini
ismi ile çağırmakta olduğunu
duydu. Başını kaldırıp
etrafına baktı; kimseyi
göremedi. Bu sırada her
tarafı ansızın bir nûr
kaplamıştı; dayanamayıp
bayıldı. Kendisine
geldiğinde karşısında vahiy
meleği Cebrâil'i gördü.
Melek O'na:
-"Oku" Dedi. Hz.
Muhammed (s.a.s.):
-"Ben okuma bilmem",
diye cevap verdi. Melek, Hz.
Muhammed (s.a.s.)'i
kucaklayıp güçsüz
bırakıncaya kadar sıkdı.
-"Oku" diye emrini
tekrarladı. Hz. Muhammed
(s.a.s.) yine:
-"Ben okuma
bilmem..." cevâbını verdi.
Melek emrini tekrarlayıp
üçüncü defa Hz. Peygamber
(s.a.s.)'i sıktıktan sonra
"el-Alak" Sûresi'nin ilk beş
âyetini okudu.
"Yaratan Rabb'ının
adıyle oku. O, insanı
alak'tan (aşılanmış
yumurtadan) yarattı. Oku,
kalemle (yazmayı) öğreten,
insana bilmediğini belleten
Rabb'ın sonsuz kerem
sahibidir." (El-Alak Sûresi,
15).
Meleğin arkasından
Hz. Peygamber (s.a.s.)'de bu
âyetleri tekrarladı.
Heyecanla mağaradan çıkarak
evine geldi. Yolda
ilerlerken gök yüzünden bir
sesin:
"Ya Muhammed. Sen
Allah'ın elçisisin, Ben de
Cibril'im" dediğini duydu.
Başını kaldırdığı zaman,
Cebrâil'i gördü.(54) Korku
içinde evine vardı. Eşi Hz.
Hatice'ye:
"Beni örtünüz, çabuk
beni örtünüz" dedi. Bir
müddet dinlenip heyecânı
geçtikten sonra gördüklerini
Hz. Hatice'ye anlattı,
kendimden korkuyorum, dedi.
Hz. Hatice, O'nu şu ölmez
sözlerle teselli etti.
"Öyle deme. Allah'a
yemin ederim ki, Cenâb-ı
Hakk hiç bir vakit seni
utandırmaz. Çünkü sen ,
akrabanı gözetirsin. İşini
görmekten âciz kimselerin
ağırlıklarını yüklenirsin,
Fakire verir, kimsenin
kazandıramayacağını
kazandırırsın. Misâfiri
ağırlarsın. Hak yolunda
zuhûr eden olaylarda halka
yardım edersin..." (55)
3- VARAKA'NIN
SÖZLERİ
Hatice daha sonra
Hz. Peygamber (s.a.s.)'i
amcazâdesi Nevfel oğlu
Varaka'ya götürdü. Varaka
hanîflerdendi. Tevrât ve
İncil'i okumuş, İbrânî
dilini ve eski dinleri bilen
bir ihtiyardı. Varaka
Peygamberimiz (s.a.s.)i
dinledikten sonra:
-"Müjde sana yâ
Muhammed, Allah'a yemin
ederim ki sen Hz. İsâ'nın
haber verdiği son
Peygambersin. Gördüğün
melek, senden önce Cenâb-ı
Hakk'ın Musâ'ya göndermiş
olduğu Cibril'dir. Keşki
genç olsaydım da, kavmin
seni yurdundan çıkaracağı
günlerde sana yardımcı
olabilseydim... Hiç bir
Peygamber yoktur ki, kavmi
tarafından düşmanlığa
uğramasın, eziyet
görmesin..." (56) dedi.
Aradan çok geçmeden Varaka
öldü.
II- NEBÎLİK VE
RASÛLLUK
Şüpheziz, seni biz,
şâhit, müjdeleyici ve
uyarıcı olarak gönderdik".
(Fetih Sûresi, 8)
İlk vahiy'den sonra,
kısa bir süre vahyin arkası
kesildi.(57) Bir gün Hz.
Peygamber (s.a.s.) Hira'dan
dönerken, bir ses işitti.
Başını kaldırıp semâya
bakınca, kendisine daha önce
Hira'daki mağarada gelen
meleği gördü.
Korku ve heyecân
içinde evine döndü.
"Hemen beni örtünüz,
beni örtünüz." dedi. Bu
esnada Cebrâil, el-Müddessir
Sûresinin ilk âyetlerini
getirdi.
"Ey örtüsüne bürünen
(peygamber). Kalk,
(insanları) azâb ile korkut.
Rabb'ının adını yücelt
(Namaz'da tekbir getir.)
Elbiseni temiz tut. Kötü
şeyleri terket."
(el-Müddessir Sûresi, 1-5).
İlk vahiy ile Hz.
Muhammed (s.a.s.) "Nebî"
olmuş, henüz başkalarına
"Hak Dini" tebliğ ile
görevlendirilmemişti. Bu
ikinci vahiy ile "Risâlet"
verildi. Hak Dini tebliğ ile
görevlendirildi. Ancak açık
dâvet emredilmedi.
1- İSLÂMDA İLK
İBÂDET
İslâmda Allah'a
imândan sonra ilk farz
kılınan ibâdet, namazdır.
İkinci vahiy ile
el-Müddessir Sûresinin ilk
âyetlerinin indirilmesinden
sonra, Mekke'nin üst yanında
bir vâdide, Cibril (a.s.),
Rasûlullah (s.a.s.)'e
gösterip öğretmek için
abdest almış, peşinden
Cibril'den gördüğü şekilde
Rasûlullah (s.a.s.) de
abdest almıştır.
Sonra Cibril (a.s.)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
namaz kıldırmış ve namaz
kılmayı öğretmiştir.(58)
Eve dönünce
Rasûlullah (s.a.s.) abdest
almayı ve namaz kılmayı eşi
Hz. Hatice'ye öğretmiş, o da
abdest almış ve ikisi
birlikte cemâatle namaz
kılmışlardır.
2- İLK MÜSLÜMANLAR
"İyilik işlemekte
önde olanlar, karşılıklarını
almakta da önde olanlardır."
(Vâkıa Sûresi, 10)
Hz. Peygamber
(s.a.s.)'e ilk imân eden ve
O'nunla birlikte ilk defa
namaz kılan kişi, eşi Hz.
Hatice oldu. Daha sonra
evlâtlığı Hârise oğlu
Zeyd.(59) ve amcasının oğlu
Hz. Ali Müslüman oldular.
a ) Hz. Ali'nin
İslâm'ı Kabûl Etmesi
Ebû Tâlib, Hz.
Muhammed (s.a.s.)'i, 8
yaşından 25 yaşına kadar
evinde barındırmış O'nu öz
çocuklarından daha çok
sevmişti. Evliliğinden sonra
Hz. Muhammed (s.a.s.), eşi
Hz. Hatice'nin evine geçmiş
ve maddî bakımdan refâha
kavuşmuştu. (60) Ebû
Tâlib'in âilesi ise pek
kalabalıktı. Peygamberimiz
(s.a.s.) amcasının
sıkıntısının biraz azalması
için 5 yaşından itibâren
Ali'yi yanına almıştı. Bu
yüzden Ali, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in yanında
kalıyordu.(61)
Hz. Ali,
Peygamberimiz (s.a.s.) ile
Hz. Hatice'yi namaz kılarken
görünce, bunun ne olduğunu
sordu. Peygamber Efendimiz,
O'na Müslümanlığı anlattı. O
da Müslümanlığı kabûl etti.
Bu esnâda Hz. Ali henüz on
yaşlarında bir çocuktu.
b) Hz. Ebû Bekir'in
Müslüman Olması
Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in yakın ve en
samîmi dostu olan Ebû Kuhâfe
oğlu Ebû Bekir, Kureyş
kabîlesi'nin Teymoğulları
kolundandır. Baba ve anne
tarafından soyu, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in soyu
ile Mürre'de birleşir.
Hz. Ebû Bekir'in
Mekke'de Kureyş arasında
büyük bir itibârı vardı.
Zengin ve dürüst bir
tüccârdı. Aralarındaki güven
ve samîmiyet sebebiyle,
Peygamberimiz (s.a.s.)
âilesi dışındakilerden ilk
olarak Hz. Ebû Bekir'i
İslâm'a dâvet etti. Hz. Ebû
Bekir bu dâveti tereddütsüz
kabûl etti. Esâsen,
câhiliyet devrinde bile
putlara hiç tapmamış, ağzına
bir yudum içki koymamıştı.
Hz. Ebû Bekir'in Müslüman
olmasıyla, Peygamberimiz
(s.a.s.) büyük bir desteğe
kavuştu. Onun gayret ve
delâletiyle, Mekke'nin
önemli şahsiyetlerinden
Affân oğlu Osmân, Avf oğlu
Abdurrahman, Ebû Vakkas oğlu
Sa'd, Avvâm oğlu Zübeyr,
Ubeydullah oğlu Talha da
Müslümanlığı kabûl ettiler.
Hz. Hatice'den sonra
Müslüman olan bu 8 zata "İlk
Müslümanlar" (Sabıkûn-i
İslâm) denilir.
3- AÇIK DÂVETİN
BAŞLAMASI (613-614 M)
Peygamber (s.a.s.)
Efendimiz ilk üç yıl halkı
gizlice İslâm'a dâvet etti.
Yalnızca çok güvendiği
kimselere İslâm'ı açıkladı.
(62) Başta Hz. Ebû Bekir
olmak üzere, Hak dini kabul
etmiş olanlar da, el
altından güvendikleri
arkadaşlarını teşvik
ediyorlardı. Bu üç yıl
içinde Müslümanların sayısı
ancak 30'a çıkabildi.(63)
Bunlar ibâdetlerini
evlerinde gizlice
yapıyorlardı.
Peygamberliğin
dördüncü yılında (614 M.)
inen: "Sana emrolunan şeyi
açıkca ortaya koy,
müşriklere aldırma".
(el-Hicr Sûresi, 94)
anlamındaki âyet-i celile
ile İslâm'ı açıktan tebliğ
etmesi emrolundu. Bunun
üzerine Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.) halkı açıktan
İslâm'a dâvete başladı.
Harem-i Şerif'e
gidip kendisine inen
âyetleri açıktan okuyordu:
"Ey insanlar
şüphesiz ben, göklerin ve
yerin mülk (ve hâkimiyetine)
sâhip ve kendinden başka hiç
bir tanrı olmayan, dirilten
ve öldüren Allah'ın sizin
hepinize gönderdiği
Peygamberiyim. O halde
Allah'a, ümmî nebiy olan
Rasûlune-ki O'da Allah'a ve
O'nun sözlerine inanmıştır,-
imân edin, O'na uyun ki
doğru yolu bulmuş
olasınız..." (el-A'raf
Sûresi, 158) diyerek onları
İslâm'a dâvet ediyordu.
Açık dâvetin
başlamasından sonra, halkla
daha kolay temas edebilmek
için Rasûlullah (s.a.s.),
kendi evinden, Safâ ile
Merve arasında işlek bir
yerde bulunan "Erkam"ın
evine taşındı. Bir çok kimse
bu evde İslâm'la
şereflendiği için bu eve
"Dâr-ı İslâm" denildi.(64/1)
4- YAKIN AKRABASINI
İSLÂM'A DÂVETİ
"Önce en yakın
akrabanı (Allah'ın azâbıyla)
korkut" (eş Şuarâ Sûresi,
214) anlamındaki âyet-i
celîle inince Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.), Safâ Tepesi'ne
çıkarak:
"Ey
Abdülmuttaliboğulları, Ey
Fihroğulları, Ey
Abdimenâfoğulları, Ey
Zühreoğulları..." diyerek
bütün akrabasına oymak oymak
seslendi. Hepsi toplandıktan
sonra:
-"Ey Kureyş cemâati,
size "şu dağın eteğinde veya
şu vâdide düşman süvârisi
var. Üzerinize baskın
yapacak desem, bana inanır
mısınız?" diye sordu. Hepsi
bir ağızdan:
-"Evet, inanırız,
çünkü şimdiye kadar senden
hiç yalan duymadık, sen
yalan söylemezsin..."
dediler. O zaman Rasûlullah
(s.a.s.):
-"O halde ben size,
önümüzde şiddetli bir azâb
günü bulunduğunu, Alah'a
inanıp, O'na kulluk
etmeyenlerin bu büyüyk azâba
uğrayacaklarını haber
veriyorum... Yemin ederim
ki, Allah'tan başka ibâdete
lâyık tanrı yoktur. Ben de
Allah'ın size ve bütün
insanlara gönderdiği
Peygamberiyim...(Rasûl-i
Ekrem her bir oymağa ayrı
ayrı hitâb ederek) Allah'tan
kendinizi ibâdet
karşılığında satın alarak,
azâbından kurtarınız. Bu
azâbtan kurtulmanız için,
ben Allah tarafından
verilmiş hiç bir nüfûza
sâhip değilim..."(64/2)
-"Ey Kureyş Cemâati!
Siz uykuya dalar gibi
öleceksiniz. Uykudan uyanır
gibi dirileceksiniz.
Kabirden kalkıp Allah
divânına varınca, muhakkak
dünyadaki bütün
yaptıklarınızdan hesâba
çekileceksiniz.
İyiliklerinizin mükâfâtını,
kötülüklerinizin de cezâsını
göreceksiniz. "O Mükâfât
ebedi Cennet, cezâ da
Cehennem'e girmektir..."
(65) diyerek sözlerini
bitirdi.
Peygamberimiz
(s.a.s.)'in bu sözleri,
umumi bir muhâlefetle
karşılanmadı. Yalnızca Ebû
Leheb:
-"Helâk olasıca,
bizi bunun için mi
çağırdın?" sözleriyle
Rasûlullah (s.a.s.)'in
gönlünü kırdı. Bunun üzerine
onun hakkında:
"Ebû Leheb'in iki
elleri kurusun,yok olsun.
O'na ne malı ne de kazandığı
fayda verdi. Alevli bir
ateşe yaslanacaktır O.
Boynunda bükülmüş bir ip
olduğu halde, karısı da odun
hammalı olarak." (Leheb
Sûresi, 1-5) meâlindeki
sûre-i celîle nâzil
oldu.(66)
III- MEKKE
MÜŞRİKLERİNİN MÜSLÜMANLARA
KARŞI DAVRANIŞLARI
İslâm'ın Mekke'de
yayılmaya başlaması ile
Mekke halkı iki kısma
ayrıldı. l) Müslümanlar, 2)
Müslümanlığı kabûl etmeyen
müşrikler.
Müşriklerin,
Müslümanlara karşı
davranışları, sırasıyla beş
safha geçirdi: Alay,
hakaret, işkence, ilişkileri
kesme (boykot), memleketten
çıkarma ve öldürme (şiddet
politikası).
1- ALAY VE HAKARET
DÖNEMİ
Kureyşliler
başlangıçta Hz. Muhammed
(s.a.s)'in Peygamberliğini
önemsememiş göründüler. İmân
etmemekle beraber, putlar
aleyhine söz söylemedikçe,
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
dâvetine ses çıkarmadılar.
Yalnızca, Rasûlullah
(s.a.s.)'i gördüklerinde,
"İşte gökten kendisine haber
geldiğini iddia eden..."
diyerek eğlendiler.
Müslümanları alaya alıp
küçümsediler. Böylece "alay
devri" başlamış oldu.
Kurân-ı Kerîm,
onların bu tutumlarını bize
bildirmektedir.
"Suçlular, şüphesiz
mü'minlere gülerlerdi.
Yanlarından geçtiklerinde,
birbirlerine göz kırpıp, kaş
işâretiyle istihzâ
ederlerdi. Arkadaşlarına
döndüklerinde, eğlenerek
(neş'e içinde) dönerlerdi.
Mü'minleri gördüklerinde,
"bunlar gerçekten sapık
kimseler" derlerdi.
(el-Mutaffifîn Sûresi,
29-32)
Putlarla ilgili,
"Siz de; Allah'ı bırakıp
tapmakta olduklarınız
(putlar) da, hiç şüphesiz
Cehennem odunusunuz..."
(el-Enbiya Sûresi, 98)
anlamındaki âyet-i kerîme
inince, müşrikler son derece
kızdılar. Artık Müslümanlara
düşman olup, hakaret
ettiler. Böylece, "hakaret
devri" başladı.
Kureyş'in puta
tapıcılıkta yararı vardı.
Mekke puta tapıcıların
merkezi durumundaydı. Kâbe
ve civârındaki putları
ziyâret için gelenlerle
Mekke hergün dolup taşıyor,
bu yüzden Kureyş, hem para,
hem itibâr kazanıyordu.
Mekke'de Müslümanlık
yayılırsa bütün bu
menfaatler elden gittiği
gibi, diğer kabîleler
Kureyş'e düşman
olabilirlerdi. Üstelik
Müslümanlık herkesi eşit
sayıyor, soy-sop, asâlet,
zenginlik-fâkirlik farkı
gözetmiyordu. Bu yüzden
Kureyş ileri gelenleri
Müslümanlığı kendi çıkarları
için tehlikeli gördüler.
Müslümanlığın yayılmasını
önlemek ve ortadan kaldırmak
için her çâreye başvurdular.
2- İŞKENCE DÖNEMİ
a) Kureyş'in Ebû
Tâlib'e Başvurması:
Kureyş'in ileri
gelenlerinden Utbe b. Rabia,
Şeybe b. Rabia, Ebû Cehil,
Ebû Süfyan, Velîd b. Muğıra,
Âs b. Vâil ve Âs b.
Hişâm'dan oluşan bir hey'et
Hâşimoğullarının reisi Ebû
Tâlib'e gelerek:
"Kardeşinin oğlu
ilâhlarımıza hakaret ediyor,
dinimizi yeriyor, bizi
aptal, dedelerimizi sapık
gösteriyor. Ya O bu işten
vazgeçsin, yahut sen
himâyeden vazgeç de, biz
hakkından gelelim..."
dediler. Ebû Tâlib onları
tatlılıkla savdı.(67) Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in eskisi
gibi görevine devam ettiğini
görünce yeniden Ebû Tâlib'e
geldiler.
"Artık sabır ve
tahammülümüz kalmadı. Ne
olacaksa olsun, iki taraftan
biri yok olsun, diğeri
kurtulsun..." diye tehdit
ettiler. Ebû Tâlib durumun
nâzik olduğunu gördü. Bütün
Kureyş'e karşı koyamazdı.
Yeğeni Hz. Muhammed
(s.a.s.)'e durumu anlatarak:
-"Bak oğlum, akraba
arasında düşmanlık sokmak
iyi olmaz. Sen yine dinine
göre hareket et, ama onların
putlarını aşağılama, onlara
sapık deme. Kendini de ,
beni de koru, bana gücümün
üstünde yük yükleme..."
dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.)
üzüldü. Artık amcası da
kendisini koruyamıyacaktı.
Müslümanlar henüz sayıca az
ve zayıftı. Mübârek gözleri
yaşlarla dolarak:
-"Ey amca, Allah'a
yemin ederim ki, onlar sağ
elime Güneş'i, sol elime de
Ay'ı koysalar, ben yine
görevimi bırakmam..."
diyerek ayrılmak üzere
yerinden kalktı.Yeğeninin
gücenmesine dayanamayan Ebû
Tâlib:
-"Ey kardeşimin
oğlu, istediğini söyle,
yemin ederim ki, seni hiç
bir zaman, hiç bir şey
karşısında himâyesiz
bırakacak değilim."
dedi.(68) Daha sonra Ebû
Tâlib, Hâşimoğullarını
toplayarak durumu anlattı ve
Kureyş'e karşı âile şerefi
adına Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in korunmasını
istedi. Ebû Leheb'den başka
bütün âile fertleri,
Müslüman olsun, olmasın, bu
teklifi kabûl ettiler.(69)
b) Kureyş'in
Hz.Peygamber (s.a.s)'e
Başvurması
Ebû Tâlib'e
yaptıkları mürâcaatlardan
bir sonuç alamayınca Kureyş
uluları bizzât, Hz.
Peygember (s.a.s.)'e
geldiler:
-"Yâ Muhammed! Sen
soy ve şeref yönünden
hepimizden üstünsün. Fakat
Araplar arasında, şimdiye
kadar hiç kimsenin
yapmadığını yaptın; aramıza
ayrılık soktun, bizi
birbirimize düşürdün. Eğer
maksadın zengin olmaksa,
seni kabîlemizin en zengini
yapalım. Reislik istersen,
başkan seçelim. Evlenmek
düşünüyorsan, Kureyş'in en
asil ve en güzel kadınları
ile evlendirelim. Eğer
cinlerin kötülüğüne
kapılmışsan, seni tedâvî
ettirelim. İstediğin her
fedakârlığa katlanalım. Bu
davâ'dan vazgeç, düzenimizi
bozma..." dediler.
Rasûlullah (s.a.s.):
-"Söylediklerinizden
hiç biri bende yok. Beni
Rabb'ım size Peygamber
gönderdi, bana kitâp
indirdi. Cenâb-ı Hakk'ın
emirlerini size tebliğ
ediyorum. İmân ederseniz,
dünya ve âhirette mutlu
olursunuz. İnkâr ederseniz,
Cenâb-ı Hak aramızda
hükmedinceye kadar sabredip
bekleyeceğim. Putlara
tapmaktan vazgeçip, yalnızca
Allah'a ibadet ediniz...."
diye cevâp verdi. (70)
- "Bizim 360 tane
putumuz Mekke'yi idâre
edemezken bir tek Allah
dünyayı nasıl idâre eder..."
diyerek gittiler.(71)
"O kâfirler,
içlerinden bir uyarıcının
(Peygamberin) geldiğine
şaştılar. 'Bu yalancı bir
sihirbâzdır' dediler. O
(Peygamber) bütün ilâhları
tek bir Tanrı mı yapmış? Bu
cidden şaşılacak birşey...
dediler". (Sa'd Sûresi,
4-5).
c) İlk Müslümanların
Gördükleri Eza ve Cefalar
Müşrikler, Ebû Tâlib
ve Hz. Peygamberle
yaptıkları görüşmelerden
netice alamayınca
Müslümanlara ezâ ve
işkenceye başladılar.(72)
Hz. Ebû Bekir, Hz.
Osman gibi kuvvetli ve
itibârlı bir âileye mensup
olanlara pek
ilişemiyorlardı. Fakat
kimsesiz, fakir
Müslümanlara, özellikle köle
ve câriyelere cihân
târihinde eşine rastlanmayan
vahşet derecesinde
işkenceler yapıyorlardı. Ebû
Füheyke, Habbâb, Bilâl,
Suhayb, Ammâr, Yâsir ve
Sümeyye bunlardandı.
Safvân b. Ümeyye'nin
kölesi olan Ebû Füheyke,
efendisi tarafından her gün
ayağına ip bağlanarak,
kızgın çakıl ve kumlar
üzerinde sürükletilirdi.
Demirci olan Habbâb,
kor hâlindeki kömürlerin
üzerine yatırılmış; kömürler
sönüp kararıncaya kadar,
göğsüne bastırılarak
kıvrandırılmıştı.
Ammâr'ın babası
Yâsir, bacaklarından iki
ayrı deveye bağlanıp,
develer ters yönlere
sürülerek parcalanmış,
kocasının bu şekilde vahşice
öldürülmesine dayanamayıp
müşriklere karşı söz
söyleyen Sümeyye, Ebû
Cehil'in attığı bir ok
darbesiyle öldürülmüştü.(73)
Halef oğlu Ümeyye,
kölesi Habeşli Bilâl'i
hergün çırılçıplak kızgın
kumlar üzerine yatırır,
göğsüne kocaman bir taş
koyarak güneşin altında
saatlerce bırakır; Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e
küfretmesi, Müslümanlığı
terk etmesi için ezâ ederdi.
Birgün, ellerini ayaklarını
sımsıkı bağlayarak boynuna
bir ip geçirmiş, sokak
çocuklarının eline vererek
çıplak vücûdunu kızgın
kumlar üzerinde Mekke
sokaklarında sürütmüştü.
Sırtı yüzülüp kanlar içinde
kalan Bilâl, bu durumda yarı
baygın halde bile "Ehad,
Ehad" (Allah bir, Allah bir)
diyordu.(74)
Anne ve babası
vahşice öldürülen Ammâr,
gördüğü işkencelere
dayanamamış, müşriklerin
istedikleri sözleri
söylemişti. Ellerinden
kurtulunca, ağlayarak Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e durumu
anlatmış, Rasûlullah
(s.a.s.)'de: "Sana tekrar
eziyet ederlerse; kurtulmak
için yine öyle söyle"
demişti."(75)
Hz. Ebû Bekir,
müşrik sâhiplerinin
işkencelerinden kurtarmak
için, yedi tane Müslüman
köle ve câriyeyi büyük
bedeller ödeyerek satın alıp
âzâd etmişti. Rasûlullah
(s.a.s.)'in müezzini Bilâl
bunlardandı.(76)
Hâşimîlerden
çekindikleri ve Ebû Tâlib'in
himayesinde olduğu için
önceleri Rasûlullah
(s.a.s.)'in şahsına
dokunamıyorlardı. Zamanla
"mecnûn, falcı, şâir
sihirbaz" gibi sözler
söylemeğe başladılar. En
sonunda fırsat buldukça O'na
da hakaret, işkence ve her
türlü kötülüğü yapmaktan
çekinmediler. Geçeceği
yollara dikenler döküyorlar,
üzerine pis şeyler
atıyorlar, kapısına kan ve
pislik sürüyorlar, evinin
önüne pislik atıyolardı. Bir
defa Harem-i Şerifte namaz
kılarken "Ukbe b. Ebî Muayt"
saldırıp boğmak istemiş, Hz.
Ebû Bekir kurtarmıştı (77)
Başka bir zaman, Kâbe'nin
yanında namaz kılarken, Ukbe
b. Ebî Muayt Ebû Cehil'in
teşvikiyle yeni kesilmiş bir
devenin iç organlarını,
secdeye vardığında üzerine
atmış; kızı Fâtıma yetişip
üzerindeki pislikleri
temizledikten sonra, başını
secdeden
kaldırabilmişti.(78)
Müşriklerin kötülükleri
giderek dayanılmaz bir
duruma gelmiş. Müslümanlar
Mekke'de barınamaz hâle
gelmişlerdi.
3- HABEŞİSTAN'A
HİCRET
"Zulme uğradıktan
sonra, Allah yolunda hicret
edenleri, and olsun ki,
dünyada güzel bir yerde
yerleştiririz. Âhiret ecri
ise daha büyüktür."
(en-Nahl Sûresi, 41)
a) Habeşistan'a İlk
Hicret Edenler (615 M.)
Müşriklerin ezâları
dayanılmaz bir hal almıştı.
Müslümanlar serbestçe ibâdet
edemiyorlardı. Bu sebeple
Rasûlullah (s.a.s.)
Müslümanların Habeşistan'a
hicret etmelerine izin
verdi.
Müslümanlar
Habeşistan'a iki defa hicret
ettiler. İlk defa 12'si
erkek, 4'ü kadın 16 kişi
Mekke Devri'nin
(Peygamberliğin) 5'inci
yılında (615 M.) Recep
ayında Mekke'den gizlice
ayrılarak Kızıldeniz
kıyısında birleştiler.
Başlarında bir reisleri
yoktu. Buradan kiraladıkları
bir gemi ile Habeşistan'a
geçtiler. İçlerinde, Hz.
Osman, eşi Rukiyye, Zübeyr
b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf
ve Abdulllah b. Mes'ûd gibi
muhterem zâtlar da
vardı.(79)
b) İkinci Habeşistan
Hicreti (616 M.)
İlk hicret edenler
Habeşistan'da iken inen "en-Necm
Sûresi"ni Hz. Peygamber
(s.a.s.) Hârem-i Şerifte
müşriklere okudu. Bitince,
sûrenin sonunda "secde
âyeti" bulunduğu için,
Allah'a secde etti. Bu
sûrenin 19 ve 20'inci
âyetlerinde müşriklerin
putlarından "Lât, Uzza ve
Menât'ın" isimleri de
geçtiğinden müşrikler de Hz.
Peygamber (s.a.s.)'le
birlikte putları için secde
etmişlerdi. Bu olay,
"Mekkeliler toptan Müslüman
oldu" diye bir şâyianın
çıkmasına sebep olmuş, bu
asılsız şâyia tâ
Habeşistan'da duyulmuş, bu
yüzden hicret eden
Müslümanlar da,
Habeşistan'da üç ay
kaldıktan sonra
dönmüşlerdi.(80)
Müslümanlar, Habeşistan'dan
döndüklerine pişman oldular.
Çünkü müşrikler zulüm ve
işkencelerini daha da
artırmışlardı. Bu sebeple
Müslümanlar, Mekke Devri'nin
7'inci yılında (616 M.)
77'si erkek, 13'ü kadın
olmak üzere 90 kişi 2'inci
defa Habeşistan'a hicret
ettiler. Bu ikinci hicrette
kafile başkanı Hz. Ali'nin
ağabeyi Câfer Tayyar'dı.(81)
c) Kureyş Elçileri
İle Câfer Arasında Geçen
Münâzara
Müslümanların
Habeşistan'a hicreti,
müşrikleri endişelendirdi.
Müslümanlığın etrâfa
yayılmasından korktular.
Hicret eden Müslümanların
kendilerine teslim edilmesi
için Habeşistan Necâşi'si
(82) Ashame'ye kıymetli
hediyelerle Amr b. Âs ile
Abdullah b. Ebî Rabia'yı
elçi olarak gönderdiler.(83)
Necâşi Müslümanlarla Kureyş
elçilerini huzurunda
karşılaştırdı. Müslümanlara:
-"Kureyşliler elçi
göndermişler, sizi geri
istiyorlar, ne dersiniz"
diye sordu. Müslümanların
reisi Câfer ayağa kalkarak:
-"Ey hükümdar,
sorunuz onlara, biz onların
kölesi miyiz?"
Kureyş delegeleri
adına Âs oğlu Amr (Amr b.Âs)
cevâp veriyordu:
-Hayır, hepsi
hürdür.
-Onlara borcumuz mu
var?
-Hayır, hiç birinde
alacağımız yok.
-Kısas edilmemiz
için, onlardan öldürdüğümüz
kimse var mı?
-Öyle bir isteğimiz
yok.
-O halde bizden ne
istiyorlar?
Amr cevap verdi:
-"Bunlar
atalarımızın dininden
çıktılar, ilâhlarımıza
hakaret ettiler, gençlerin
inançlarını bozdular,
aramıza ayrılık soktular."
Bu iddialara karşı
Câfer:
-"Ey hükümdar, biz
câhil bir kavimdik. Taştan,
ağaçtan yaptığımız putlara
tapıyorduk. Kız
çocuklarımızı diri diri
taprağa gömüyor, ölmüş
hayvanların leşlerini
yiyorduk. İçki, kumar, fuhuş
ve hertürlü ahlâksızlığı
yapıyorduk. Hak hukuk
tanımıyorduk. Kuvvetliler
zayıfları eziyor, zenginler
fakirlerin sırtından
geçiniyordu.
Cenâb-ı Hakk bizim
hidâyetimizi diledi.
İçimizden soyu-sopu,
asâleti, ahlâk, fazilet ve
dürüstlüğü hakkında kimsenin
kötü söz edemeyeceği bir
Peygamber gönderdi. O bizi
puta tapma zilletinden
kurtardı. Tek, Allah'ı
tanıttı. Yalnız O'na kulluğa
çağırdı. Bütün
ahlâksızlıklardan
uzaklaştırdı. Doğru
söylemeği, emâneti
gözetmeyi, akrabalık
haklarına riâyeti,
komşularla hoş geçinmeyi
öğretti. Yalan söylemeği,
yetim malı yemeği, haksızlık
etmeği yasakladı.
Biz O'na inandık.
O'nun gösterdiği Hak Dini
kabûl ettik. Bu yüzden
kavmimizin hakaret ve
işkencelerine uğradık. Fakat
dinimizden dönmedik.
Dayanamaz hâle gelince
onlardan kaçıp, sizin
himâyenize sığındık..."
dedi. Kur'ân-ı Kerim'den
âyetler okuyarak herkesi
heyacâna getirip
ağlattı.(84) Hz. İsâ ve
Meryem'le ilgili olarak:
"Meryem çocuğu alıp
kavmine getirdi. Onlar:
Meryem, utanılacak bir şey
yaptın. Ey Harûn'un
kızkardeşi, baban kötü bir
kimse değildi, annen de
iffetsiz değildi... dediler.
Meryem çocuğu gösterdi: Biz
beşikteki çocukla nasıl
konuşabiliriz... dediler.
Çocuk: Ben şüphesiz Allah'ın
kuluyum, bana kitap verdi ve
beni Peygamber yaptı. Nerede
olursam olayım, beni mübârek
kıldı. Yaşadığım müddetçe
namaz kılmamı, zekât vermemi
ve anneme iyi davranmamı
emretti, beni bedbaht bir
zorba kılmadı. Doğduğum
günde, öleceğim günde ve
dirileceğim günde bana selâm
olsun.. dedi".
İşte hakkında
şüpheye düştükleri Meryem
oğlu İsâ gerçek söze göre
budur." (Meryem Sûresi, 27,
34)
Bu âyetleri dinleyen
Habeş hükümdarı:
-"Allah'a yemin
ederim ki, bu sözler Hz.
İsây'a gelen sözlerle aynı
kaynaktan," dedi ve Kureyş
elçilerinin teklifini
reddetti.(85)
Ertesi gün, Amr
Necâşi'nin huzuruna çıkarak:
-"Onlar Hz. İsâ
hakkında yakışıksız sözler
söylüyorlar", diyerek
hükümdarı tahrik etmek
istedi. Çünkü Habeş Necâşisi
Ashame Hırıstiyandı.
Bu idiaya karşı
Câfer:
-"Biz, Hz. İsâ
hakkında Cenâb-ı Hak
Kur'ân'da ne bildirmişse
ancak onu söyleriz" dedi ve
sonra şu anlamdaki âyeti
okudu.
"Meryem oğlu İsâ
Mesih, Allah'ın Peygamberi,
Meryem'e ulaştırdığı
kelimesidir. O, Allah
tarafından bir rûhdur..."
(en-Nisâ Sûresi, 171)
Bunun üzerine Necâşi
yerden bir çöp alıp
göstererek:
"-Hz. İsâ'nın
dedikleri ile sizin
söyledikleriniz arasında şu
çöp kadar bile fark yok.
Sizi ve Peygamberinizi
tebrik ederim. Şehâdet
ederim ki, O zât, hak
Peygamberdir. O'nu Hz İsâ
müjdelemişti..." dedi.
Sonra, Kureyş elçilerine:
"-Peygamberlerini
yalanlayan kavmin hediyesi
bana lâzım değil," diyerek
getirdikleri hediyeleri geri
verdi.(86)
Habeşistan'da
Müslümanlar güven içinde
kaldılar. Bunlardan bir
kısmı, Müslümanlar Medine'ye
hicret edince Medine'ye
gittiler (622 M.). Bir kısmı
Hudeybiye barışına kadar
orada kaldılar. (628 M.)
Câfer'in başkanlığında son
16 kişilik kafile ise
Hayber'in fethi esnâsında
Medine'ye döndü.
DİPNOTLAR:
(18) Siyer ve İslâm
Târihi müellifleri,
Rasûlüllah (s.a.s.)'in
doğumunun Rebiülevvel ayında
bir pazartesi günü sabaha
karşı olduğunda genellikle
ittifak etmişlerse de, ayın
kaçıncı günü olduğu
konusunda
birleşememişlerdir.
(19) Peygamberimizin
en meşhûr ve Kur'an-ı
Kerim'de geçen isimleri;
"Muhammed" ve "Ahmed"dir.
Muhammed (s.a.s.) ismi
Kur'ân-ı Kerîm'de 4 yerde
(Âl-i İmrân Sûresi 144,
Ahzâb Sûresi 40, Muhammed
Sûresi 2 ve Fetih Sûresi
19); Ahmed ismi ise 1 yerde
(Saf Sûresi, 6) geçmektedir.
(20) Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in Adnân'a kadar
kesintisiz bilinen nesebi
sırasıyla şöyledir:
Abdullah, Abdülmuttalib,
Hâşim, Abdümenâf, Kusayy,
Kilâb, Mürre, Kâab, Lüey,
Galib, Fihr (Kureyş), Mâlik,
en-Nadr, Kinâne, Huzeyme,
Müdrike, İlyâs, Mudar,
Nizâr, Meadd, Adnân,
(el-Buhârî, 4/238; İbn
Hişâm, 1/1-2)
(21) Aynî,
Umdetü'l-Karî, 8/54; Tecrid
Tercemesi, 10/43; Asr-ı
Saâdet, 1/178-179
(22) El-Buhârî,
4/166; Tecrid Tercemesi,
9/316 (Hadis No: 1454) ve
10/44
(23) Müslim, 4/1782
( Hadis No: 2276); Tirmizi,
5/583 (Hadis No: 3605);
Tecrid Tercemesi 10/44
(24) Bkz. İbn Kesir,
el-Bidâye ve'n-Nihâye,
2/255-256, Tecrid Tercemesi,
10/44;
Târih-i Din-i İslâm,
2/5
(25) Asr-ı Saâdet,
1/187
(26) Târih-i Din-i
İslâm, 2/16
(27) İbnü'l-Esir,
el-Kâmil, 1/459; İbn Sa'd,
Tabakat 1/108
(28) İbnü'l-Esir,
a.g.e., 1/460
(29) Mansur Ali
Nâsıf, et-Tâc, 5/6, Kahire,
1382/ 1962 (Ebû Dâvud'dan)
(30) Bkz. İbn Hişâm,
1/174; İbnü'l-Esîr, a.g.e.,
461-462; Hamîdullah, İslâm
Peygamberi 1/40
Rasûlüllah
(s.a.s.)'in hayatında şakk-ı
sadr olayı bir kaç defa
olmuştur. İlki, süt annesi
Halîme'nin yanında iken
meydana gelmiştir. Melekler,
göğsünü açıp, "işte şeytanın
sendeki nasibi" diyerek bir
pıhtı çıkarıp atmışlardır.
(Müslim, 1/147 K. İmân B.
74, Hadis No: 261). İlk
vahyin gelişinden önce de,
vahyin ağırlığına
dayanabilmisi için, şakk-ı
sadr olayının tekrarlandığı
rivâyet edilmiştir. Mirâc
mucize'sinden önce de
Cebrâil (a.s.) Rasûlüllah
(s.a.s.)'in göğsünü açıp
"zemzem suyu" ile yıkadıktan
sonra imân ve hikmet
doldurmuştur. (Tecrid
Tercemesi, 2/227, Hadis No:
227 ve izâhı)
(31) İbn Hişâm,
1/177; Tecrid Tercemesi,
4/699
(32) Târih-i Din-i
İslâm, 2/23; Tecrid
Tercemesi, 2/699
(33/1)
Abdülmuttalib'in çeşitli
zevcelerinden 10 oğlu ve 6
kızı vardı. Bunlar içinde
Hz. Ali'nin babası Ebû Tâlib
ile Peygamberimiz (s.a.s)'in
babası Abdullah ana baba bir
kardeşti. (Asr-ı Saâdet 1/
197; Târihi-i Din-i İslâm,
2/27)
Oğulları: Abbâs,
Hamza, Abdullah, Ebû Tâlib
(asıl adı Abdimenâf) Zübeyr,
Hâris, Hacl, Mukavvim,
Dırar, Ebû Leheb (asıl adı
Abduluzza) dır. Kızları ise:
Safiyye, Ümmü Hakim el-
Beyda, Âtike, Ümeyme, Eravâ,
Berre. (İbn Hişâm, 1/113)
(33/2) İbn Sa'd,
et-Tabakat, 1/116-117;
Tecrid Tercemesi, 4/683
Kelime Açıklamaları:
Hasrân: Sapıklık,
aldanma-Mamûre-i dünya:
Dünyada insanların yaşadığı
yerler, kalkınmış
ülkeler-Beter: daha
kötü-Beşer: İnsan cinsi,
bütün insanlar-Dişsiz:
(burada) güçsüz, zayıf,
kimsesiz-Fevza: Kargaşa,
anarşi-Âfak: Ufuklar-Ufuk:
Uzaklara bakıldığında
yeryüzünün gökyüzüyle
birleşmiş gibi görünen
yeri-Zemin: Yeryüzü. Şark:
Doğu ülkeleri-Tefrika: Fikir
ayrılığı-Nefha:
Üfürme-Mâsûm:
Günahsız-Hamle: Atılma,
saldırma-Kayser: Bizans
imparatorlarına verilen
ünvan-Kisrâ: İran
hükümdarlarına verilen
ünvan-Acz: Güçsüzlük- Zevâl:
Yok olma-Şer'i mübin: İslâm
dini-Şehbal: kanat,
kanattaki uzun tüyler-Adl:
adalet-Medyûn:
Borçlu-Beşeriyyet:
İnsanlık-Mahşer: Kıyâmette
insanların toplanacağı
yer-Haşretmek: Kıyâmet günü
insanları dirildikten sonra
mahşerde toplamak.
(34) Bkz.
et-Tirmizi, es-Sünen,
5/590-591 (Hadis No: 3620);
İbn Hişâm, 1/91-194;
İbnü'l-Esîr,a.g.e., 2/37
(35) et-Tirmizi,
5/588, (Hadis No:3617)
(36) Târih-i Din-i
İslâm, 2/33
(37) İbn Hişâm,
1/198
(38) İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/41
(39) İbn Hişâm
141-142; Tarih-i Din-i
İslâm, 2/ 36; Tecrid
Tercemesi, 7/101
(40) İbnü'l-Esîr,
el-Kâmil 2/39
(41) İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/39
(42) Her iki
hutbenin metin ve
tercemeleri için bkz.
Târih-i Din-i İslâm, 2/
47-48
(43) İbn Hişâm,
1/201. Beşyüz altın veya
beşyüz dirhem.. gibi
rivâyetler de vardır.
(44) Ebûl-Âs ile
ilgili daha geniş bilgi
için, bkz. Tecrid Tercemesi,
2/373-376, (Hadis No: 313'ün
izâhı)
(45)
Abdü'd-dâroğulları, ellerini
bir çanaktaki kana
batırarak, "kanımız
dökülmedikçe, bu konuda
kimse bizim önümüze geçemez"
diye yemin etmişlerdi.
(Tarih-i Din-i İslâm, 2/55)
(46) Târihi-i Din–i
İslâm, 2/55
(47) Bkz. İbn.
Hişâm, 1/209; İbnü'l-Esir,
a.g.e., 2/45; Tecrid
Tercemesi, 6/40-44
(48) el-Buhârî,
1/96; Tecrid Tercemesi,
2/240, Hadis No. 237 ve 6/48
(49) Tarih-i Din-i
İslâm, 2/60
(50) İbn Hişâm,
1/250
(51) el-Buhârî, 1/3;
Tecrid Tercemesi, 1/3 (Hadis
No:3); İbn Hişâm, 1/249-250
(52) Bkz. el- Bakara
Sûresi, 185
(53) Bkz. el- Kadr
Sûresi, 1
(54) İbn Hişâm,
1/253
(55) Bkz. el-Buhârî,
1/3; Tecrid Tercemesi,
1/3-10. (Hadis No:3)
(56) Bkz. el-Buhârî,
1/3;Tecrid Tercemesi,
1/3-10. (Hadis No:3)
(57) İlk vahiy ile
ikinci vahiy arasında geçen
"fetret-i vahy" süresinin ne
kadar devâm ettiğine dâir
rivâyetler 15 gün ile 3 yıl
arasında değişmektedir.
(Bkz. Tecrid Tercemesi,
1/11. Hadis No: 4'ün
açıklaması) Olayların
seyrine göre, 1-2 aydan daha
çok olmaması gerekir. 2-3
yıl gibi uzun süre olduğunu
söyleyenler, "gizli dâvet"
süresi ile "fetret-i vahy"i
ayıramamış olmalıdırlar.
(58) İbn Hişâm,
1/260-261; Tecrid Tercemesi,
2/231, (Hadis No: 227'nin
açıklaması); Tâhir Olgun,
İbâdet Târihi, 28, İstanbul,
1946
(59) Zeyd, Kudâa
kabilesindendi. Küçük yaşta
esir edilmiş, köle olarak
satılmıştı. Hz. Hatice,
evliliklerinden sonra O'nu
Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
hediye etti. Babası Hârise,
oğlunu araya araya nihâyet
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
yanında buldu. Hz. Peygamber
(s.a.s.) kendisini âzâd
ederek babası ile gitmesine
izin verdi. Fakat Zeyd,
babası ile gitmedi; "babam
da sensin, annem de..."
diyerek, Hz. Muhammed
(s.a.s.)'den ayrılmadı. Hz.
Muhammed (s.a.s.)'de onu
evlâd edindi. (İbn Hişâm,
1/265), Kur'an-ı Kerîm'de
açık olarak adı geçen sahâbî,
yalnızca Zeyd'dir. (el-Ahzâb
Sûresi, 37) Peygamberimiz
(s.a.s.) onu Ümmü Eymen ile
evlendirmiş, bu evlilikten
meşhûr komutan "Üsâme"
doğmuştur. Zeyd, Hicretin
8'inci yılında Mûte
Savaşında şehid olmuştur.
(Geniş bilgi için bkz.
Tecrid Ter. 4/538 - 540,
Hadis No: 644)
(60) Bkz. ed-Duhâ
Sûresi, 8
(61) Abbas da aynı
maksatla Câfer'i yanına
almıştı. (Bkz. İbn Hişâm,
1/263)
(62) İbn Hişâm,
1/280
(63) Târih-i Din-i
İslâm, 2/145; Bu esnâda
Müslümanlık çevrede de yavaş
yavaş duyuluyor, ağızdan
ağıza yayılıyordu. "Muhammed
(s.a.s.) yeni bir din
çıkarmış.. Abdülmuttalib'in
yetimine gökten haberler
geliyormuş... diye alay
edenler oluyordu.
(64/1) Târih-i Din-i
İslâm, 2/151,
(64/2) Bkz. Riyâzü's-sâlihîn
Tercemesi, 1/361, (Hadis No:
327)
(65) el-Buhârî,
3/191 ve 4/161; Tecrid
Tercemesi, 8/252-255 (Hadis
No: 1170) ve 9/283-289;
İbnü'l-Esîr, el-Kâmil,
2/60-61
(66) İbnü'l-Esîr,a.g..e.,
2/60-61; Târih-i Din-i
İslâm, 2/154
(67) İbn Hişâm,
1/283-284; İbnü'l-Esîr, a.g.e.,
2/63
(68) İbn Hişâm,
1/284; İbnü'l-Esîr, a.g.e.,
2/64; Târih-i Din-i islâm,
2/156
(69) İbn Hişâm,
1/287; Târih-i Din-i İslâm,
2/158
(70) İbn Hîşâm,
1/315-316; Târih-i Din-i
İslâm, 2/161
(71) Târih-i Din-i
İslâm, 2/163
(72) İbn Hişâm,
1/287
(73) Zâdü'l-Meâd,
2/116; Asr-ı Saâdet, 1/254
(74) Zâdü'l-Meâd,
2/116; Asr-ı Saâdet, 1/253
(75) "Kalbi imânla
dolu olduğu halde, zor ve
baskı altında olan kimseler
dışında, imândan sonra
Allah'ı inkâr edip gönlünü
küfre açan kimselere Allah
katından bir gazap vardır.
Büyük azâb da onlar
içindir." (en-Nahl Sûresi,
106) anlamındaki âyet-i
kerime o olaydan sonra indi.
(76) İbnü'l-Esîr,
2/66-70; Zâdü'l-Meâd, 2/117;
Tecrid Tercemesi 6/ H.No
1017'nin izahı.
(77) el-Buharî,
4/240; Tecrid Tercemesi
10/45-48 (Hadis No : 1544);
İbnül Esîr, a.g.e. 2/279
(78) el-Buhârî,
1/65; Tecrid Tercemesi,
1/161-164 (Hadis No: 177) ve
2/377-378 (Hadis No: 314);
Rasûlüllah (s.a.s.) namazını
bitirdikten sonra, üç defa:
"Allahım, Kureyş'i Sana
havale ediyorum" buyurmuş
sonra da orada aralarında
gülüşüp istihza etmekte olan
Ebû Cehil, Utbe b. Rabia,
Şeybe, b. Rabia, Velid b.
Ukbe b. Ebî Muayt, Ümeyye b.
Halef'i isim isim sayarak,
"Allahım, şu güruhu sana
havale ediyorum"
buyurmuştur. Bunların hepsi
de Bedir Savaşında
öldürülerek bir çukura
atıldılar. Tecrid Tercemesi,
1/161 (Hadis No: 177) ve
10/47-48
(79) İbn Hişâm,
2/344-353; İbnü'l-Esir,
a.g.e., 2/76-77;
Zâdü'l-Meâd, 2/117
(80) İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/77; İbn Hişâm,
2/3; Zâdü'l-Meâd, 2/118
(81) İbnü'l-Esîr,
a.g.e, 2/78.
(82) "Necâşi", Habeş
hükümdârlarının ünvanıdır.
(83) İbn Hişâm,
1/356-357; İbnü'l-Esîr,
2/79; Zâdü'l-Meâd, 2/121
(84) İbn Hişâm,
1/359-360; İbnü'l-Esîr,
a.g.e., 2/79-81; Târih-i
Din-i İslâm, 2/216-218
(85) İbn Hişâm,
1/360; Târih-i Din-i İslâm,
2/221
(86) İbn Hişâm,
1/361-362; İbnü'l-Esîr, 2/81
DEVAMI
İÇİN TIKLAYINIZ
|