|
EDEBİYAT NEDİR?
Edebiyatın ne olduğunu
anlayabilmek için onun,
dilden, konuşma ve düzyazı
dilinden farklı olan
yanlarını ortaya koymak
gereklidir.Konuşma ve
düzyazı dilinde, dil bir
araç, sözcükleri kullanmakla
girişilmiş, belli bir amaca
dönük eylemdir. Doğruyu
araştırma, ortaya koyma,
başkalarına iletme aracıdır.
Konuşma ve yazı dilinde
sözcükler görevini yaptıktan
sonra işe yaramaz hale
gelir. Önemli olan meydana
getireceği sonuçlardır.
Sonuç yani amaç, onu okuyan,
ya da dinleyendeki
değişimdir. Düşüncemizi dile
getiren sözcükleri nasıl
biçimlendirdiğimizi
unuturuz. Onlar aracılığı
ile düşüncemizi ilettiğimiz
kişi de onların nasıl
biçimlendirildiğine dikkat
etmez. Unutur. Dil, bizi
doğrudan doğruya öteki
insanlarla yada eşya ve
düşüncelerle karşı karşıya
getirir. Konuşma ve yazı
dilinde sözcükler saydamdır.
Uçarıdır. Aradan kaybolur
gider.Oysa şiir ve
edebiyatta bunların tam
tersi oluşmaktadır.Şiir ve
edebiyatta dil bir araç
değil, biraz amaçtır. Şiir
ve edebiyatta dil,
sözcükler, cümleler ve
biçimler nesnel (objektif)
hale gelirler, şeyleşirler.nsanla
öteki insanların, eşyanın ve
düşüncelerin arasına girip
saydamlaşmaz şiir. Uçarı
hale gelmez konuşma ve
düzyazı da olduğu gibi. Tam
tersine, karşımıza çıkar.
Resim gibi, heykel, müzik,
yapı gibi (eşya) değeri
kazanır.
Şair cümle kurmaz, bir nesne
meydana getirir.
Sözcüklerle, güzel,
unutulmaz biçimler yaratır.
Sözcüklerin bir araya özel
biçimler altında
getirilişinde derin
eğilimler dürtüsü vardır.
Şair, dilde olduğu gibi
sözcüklerden yararlanmaz.
Onlara yararlı olur. Renk,
ses, hacim gibi onları
şeyleştirir, kırar, bozar ve
yeniden birleştirerek bir
şiir dünyası kurar.
Sözlerin ve sözcüklerin
nesnelleştirilerek özel
işaretler, deyişler,
tılsımlı biçimler haline
getirilmesi, bunların sihir
ve büyü alanında
kullanılması, unutulmayan,
ezberlenen özel biçimlerle
tekrar edilmesi, şiirin
doğuşunu hazırlayan en eski
etkenlerdir. Bu yönden
denilebilir ki, yazı şöyle
dursun, tam konuşma dilinin
bile gerçekleşmediği,
insanın ve insanlığını en
eski tarihinde şiir ve şiir
dili vardır. Demek ki,
edebiyat, dilden önce idi.
Bununla beraber gerçek şiir
ve edebiyat yazının bulunup
kullanılmasından sonra
gelişmiştir.
Sanat dışı konularda
(politika, hukuk, mektup vb.
alanlarda) bile ilk yazılı
metinler, edebiyata yakın,
destanî, güzellik iddiası
ile yüklü oldukça nesnel
eserler olmuşlardır.
EDEBİYATTA AKIM DENİLİNCE NE
ANLAŞILIR?
Akım,
insan düşüncesinin ve
yaşamının, tarih içinde
değişik dünya görüşlerinin
birbirini izleyerek devam
etmesidir.
Tarih boyunca insanlar her
çağda bilim ve felsefe
verilerinden, sosyal,
ekonomik, siyasal
gerçeklerden esinlenerek,
ileriye doğru atılımlar
yaparak, eskiyen düşünce ve
biçimlerin yerine yenilerini
ve başkalarını koyarlar.
“İyiye, Güzele ve
Doğruya” sloganı
ile ifade edilen bu
atılımlar yeni ahlâk,
estetik ve bilim değerleri
getirirler.
Sanat ve edebiyat akımları
her çağın kendine özgü
gerçekleri ve değerleri
açısından ortaya atılan
güzellik anlayışları,
estetik görüşleri ve
ölçüleridir.
Edebiyat ve sanat akımları,
milli ve milletlerarası
bilimsel, felsefi, sosyal,
ekonomik, siyasal, ahlâki,
dinsel yaşamın ürünleri
olurlar ve tarihsel
değerlerin uzantısı içinde
eskiye ve kurulu düzene
varolan edebiyat ve sanat
anlayışına karşı ihtilâlci
karakter taşırlar.
Ama bu devrimci karakter
çoğu kez yöntemlerde ve
yöntemlerin uygulanışında
göze çarpar. Oysa edebiyat
ve sanat akımları tarih
içinde klâsik görüşlere
zaman zaman dönerek
tazelemeler, tekrarlar,
yeniden değerlendirilişler
yapmaktadırlar.
Her toplumun edebiyatında,
kendisine özgü milli
akımlar, aşamalar vardır.
Fakat bunlardan bir kısmı
ulusal sınırları aşarak
uluslararası değer ve kapsam
kazanırlar. Sonra bunlar
ulusal sanatları etkiler.
Edebiyat ve
sanat akımlarına ekol, okul,
meslek ve çığır da
denilmektedir.
GÖKHAN EVLİYAOĞLU 'nun
yazısından alınmıştır.
TÜRK EDEBİYATINDAN ÖRNEKLER
Göktürk Kitabeleri
Tonyukuk Anıtı
720 yılında Göktürk devleti
veziri Tonyukuk adına
dikilmiştir. Kitabede
Tonyukuk, anılarını ve
dönemin tarihini
anlatmıştır. Anlatımda,
atasözlerine bolca yer
verilmiştir.
Kültigin Anıtı
732 yılında dikilen anıt
Yolluğ Tigin tarafından
yazılmıştır. Anıtta
Kültigin’in ölümü ve yas
töreni anlatılmıştır.
Bilge
Kağan Anıtı
735 tarihini taşır. Bilge
Kağan’ın yiğitlikleri ve
Türk milletine iletmek
istediği mesajlar anıtın
içeriğini oluşturur. Bu anıt
da Yolluğ Tigin tarafından
yazılmıştır.
Göktürk (Orhun)
Kitabelerinin Özellikleri
Ø
Türklerin ilk yazılı
eseridir.
Ø
Doğu Göktürklerin tarihine
ışık tutar.
Ø
Söylev türünde yazılmıştır.
Ø
Oldukça gelişmiş ve işlenmiş
bir dil kullanılmıştır.
Ø
Türk dilinin gelişmişlik
düzeyine ilişkin etraflı
bilgiler edinilebilir.
Ø
Hem dinî hem de din dışı
konular işlenmiştir.
Ø
Tarih, coğrafya ve edebiyata
kaynak olacak niteliktedir.
Ø
Türk tarihini, toplumun
yaşam biçimini, dünyaya
bakış tarzını ortaya koyar.
Ø
Kitabelerde idarecilerin ve
sultanların halkı
aydınlatması, yaptıklarının
hesabını halka vermesi söz
konusudur.
Ø
Kitabeleri Strahlenberg
bulmuş, 1893’te Wilhelm
Thomsen okumuştur.
Ø
Bir yüzleri Göktürk
alfabesiyle, diğer yüzleri
Çince yazılmıştır.
ALP ER TUNGA DESTANI
Destan Hakkında Kısa Bilgi:
Yaradılış Destanından sonra
bilinen ilk büyük ve millî
Türk Destanı Alp Er Tunga
Destanıdır.
Fakat bu destanın, hattâ
özeti hakkında dahî kesin
bilgiler edinilmiş değildir;
çok eski çağlarda ve Türk
Boylan arasında böyle bir
destanın söylenmiş olduğu,
bilinmeyen sebeplerden,
belki de bu destanlardan
sonra çekirdeklenmeye
başlayan ve daha etkili bir
şekilde Türk Boylarını
coşturan destanlar,
özellikle Oğuz Kağan
Destanının etkisiyle
unutulmağa başlamış
olabileceği varsayımını
kabul etmek zorundayız,
Alp Er Tunga Destanı
hakkındaki bilgilerin en
önemli kaynağı Divan-ı Lugat-it
Türk'tür. Milâttan sonra on
birinci yüzyılda Kâşgarlı
Mahmut tarafından yazılan bu
eserde, Destanın, büyük bir
ihtimâlle son kısımlarına
ait bir ağıt (sagu) yazılı
olarak verilmektedir.
Bu Türk Beğlerinde atı
belgülük
Tunga Alp Er idi katı
belgülük
Bedük bilgi birle öküş
erdemi
Biliglig ukuşlug budun
ködremi
Tacikler ayur ânı Afrasyab
Bu Afrasyap tutdı iller
talab
Bugünkü Türkçemizle:
"Alp Er Tunga, Türk Beyleri
içinde adı ve kutsallığı
bilinen ve tanınan bir yiğit
idi; geniş bilgisinin
yanında sayılamayacak kadar
çok erdemi vardı:
bilgiliydi, anlayışlıydı,
meziyetleri çoktu. İranlılar
ona, Afrasyab adını
vermişlerdi. Afrasyab
dünyaya hükmetti"
anlamına gelen bu ağıttan,
Alp Er Tunga'nın, İranlılar
arasında da çok iyi
bilindiği anlaşılmaktadır.
Nitekim, İran Destanı olan
Şehnâme'nin yazan Firdevsî
de, destanının büyük bir
kısmında Afrasyab'ın
kahramanlıklarından söz
etmek zorunda kalmıştır.
Başka bir milletin
kahramanından, kendi
destanlarında söz
edilebilmesi için o
kahramanların gerçekten çok
büyük değer taşımaları
gerekmektedir. Alp Er
Tunga'da bu değerler
fazlasıyla vardır.
Şehnâme'ye göre, önce Turan
ülkesinin şehzadesi sonra da
hakanı olarak adı geçen Alp
Er Tunga Îran-Turan
savaşlarının çok ünlü Turan
kahramanıdır. Babasının
öğüdünü tutmuş ve o zaman
güçlü bir ülke olan İran'a
savaş açmıştır. Selvi gibi
uzun boylu, kollan ve göğsü
aslana eş güçte ve fil kadar
güçlü bir yiğitti,
İranlıları yendi. İran
hükümdarını esir aldı.
İran ülkesinde bir çok
padişahlıklar bulunuyordu.
Bunlardan biri de Kabil
Padişahlığı idi ve başında
da Zal adlı biri vardı.
Kabil Padişahı Zal, Alp Er
Tunga'nın elinde esir olan
İran Hükümdarını kurtarmak
için Turan ülkesine yürüdü.
Alp Er Tunga'yı yendi ama
hükümdarını kurtaramadı.
Zaman geçti. İran ülkesine
hükümdar olan Zev de öldü.
Bunu fırsat bilen Alp Er
Tunga iran'a bir daha savaş
açtı . O zamana kadar Zal da
yaşlanmışta. Kendi yerine,
Alp Er Tunga'ya karşı oğlu
Rüstem'i yolladı. 'Halen
Anadolu'da Zaloğlu Rüstem
adıyla meşhur olan halk
kitaplarında Zaloğlu Rüstem
ile Arap Üzengi cengi diye
hikâyeleri anlatılan bu ünlü
İran kahramanı ile Alp Er
Tunga arasında sayısız
savaşlar oldu. Savaşların
çoğunu Rüstem kazandı bir
kısmını Alp Er Tunga
kazandı. (Şehnâme İran
destanı olduğu için bunu
olağan saymak gerekir.)
Bu savaşlar sürüp giderken,
İran'ın, hükümdarı bulunan
Keykâvus, oğlu Siyavuş'u ve
Zaloğlu Rüstem'i
gücendirmişti. Gücenmenin
sonucu olarak şehzade
Siyavüş kaçıp Alp Er
Tunga'ya sığındı. Orada uzun
zaman kaldı, hattâ Türk
yiğitlerinden birinin
kızıyla evlendi, Keyhüsrev
adında da bir oğlu oldu.
Keyhüsrev büyüyünce,
iranlılar onu kaçırıp
hükümdar yaptılar. Keyhüsrev
Zaloğlu Rüstem'i hoş tutup,
gönlünü aldı ve Alp Er
Tunga'nın üzerine gönderdi.
Yine bir çok savaşlar oldu.
Çoğunda Alp Er Tunga
yenildi. Ve en sonunda Alp
Er Tunga iyice yoruldu,
ordusu dağıldı, askeri
kalmadı. Tek başına dağlara
çekildi. Orada, bir mağarada
tek başına yaşadı. Fakat
günün birinde izini keşfedip
yerini buldular. Alp Er
Tunga suya atlayıp kurtulmak
istedi; fakat daha önce
davranan Iran askerleri
yetişip saldırdılar. Yiğitçe
doğuştu ama ihtiyardı,
yorgundu, tek başınaydı.
Öldürdüler.
Daha önce de belirttiğimiz
gibi, çok şuurlu bir Iran
milliyetçisi olan
Firdevsî'nin Zal Oğlu
Rüstem'i ve diğer İran asker
ve hükümdarlarını üstün
görmesi, savaşların çoğunda
Alp Er Tunga'yı yenik
durumlara düşürmesi olağan
karşılanmalıdır. Alp Er
Tunga'mn çok büyük bir
yiğit, üstün değerlere sahip
bir Hakan olduğunu anlamak
için bir Iran Destanında ne
kadar değerli bir yer
kapladığı düşünülmelidir.
Firdevsî, kendi milletinin
kahramanlarını
değerlendirebilmek için
ancak bir Türk Hakanını ölçü
olarak aldıysa bu bile, Alp
Er Tunga'mn nasıl bir destan
yiğidi olduğunu gösterir.
Gerçi Iran ve Turan
savaşlarının önde gelen bir
yiğidi olarak Alp Er Tunga
gerçek kişiliğe de sahiptir;
Firdevsî'nin Alp Er Tunga'yı
seçişinde bu gerçek payı da
muhakkak vardır ama aslında
Alp Er Tunga, destanlara has
kişiliği ile Firdevsî'yi
etkisi altına almıştır.
Prof. Zeki Velidî Togan'a
göre M.Ö. dördüncü yüzyıla
kadar yaşamış olan ve M.Ö.
yedinci yüzyılda
OrtaTiyanşan çevresinin en
güçlü devleti olarak
gelişmiş bulunan, Hunlardan
önceki büyük Türk Devleti Şu
veya Saka adını
taşımaktadır. Bu Türk
imparatorluğu, birçok
kavimler üzerinde egemenlik
kurmuş olup Güney Rusya'yı
da içine almak üzere Doğu
Avrupaya kadar yayılmıştır.
Bir kısım tarihçiler Doğu
Avrupa bölümündeki sakalara
İskit, Orta Asya ve
Azerbaycan çevresindekilere
Saka adını vermektedir. M.Ö.
yedinci yüzyılda en güçlü ve
en parlak devrini yaşamış
olan bu Türk
İmparatorluğunun Hakanı ise
alp Er Tunga'dır.
Divan-ı Lugat-it Türk'te,
Alp Er Tunga için söylenen
ağıtlardan (Sagu) bazı
parçalar kaydedilmiştir.
Bu parçalar, o günkü ve
bugünkü Türkçe söyleyişle
aşağıya alınmıştır:
|
Alp Er Tunga
öldi mü?
Isız ajun kaldı
mu?
Ödlek öçin aldı
mu?
Emdi yürek
yırtılur.
Ödlek yarağ
közetti
Oğrun tuzağ
uzattı
Begler begin
azıttı
Kaçsa kah
kurtulur?
Begler atın
urgurup
Kadgu anı
turgurup
Mengzi yüzi
sargarup .
Korkum angar
türtülür.
Uluşıp eren
börleyü
Yırtıp yaka
urlayu
Sıkrıp üni
yırlayu
Sığtap közi
örtülür.
Könglüm için
ötedi .
Yitmiş yaşıg
kartadı
Kiçmiş ödig
irtedi
Tün kün kiçip
irtelür
|
Alp Er Tunga
öldü mü?
Kötü dünya kaldı
mı?
Felek öcünü aldı
mı?
Şimdi yürek
yırtılır.
Feleğin silahı
hazır
Gizli tuzak
kurdurur
Beyler beyini
vurdurur
Kaçsa nasıl
kurtulur?
Beyler atlarını
yorup
Kaygıdan çaresiz
durup
Beti benzi
sararıp
Sarı safrana
döndüler.
Erler kurt gibi
hıçkırdı
Yaka bağır
yırtıp durdu
Acı ağıtlar
çığırdı
Yaş akar gözler
kurur.
Gönlüm içinden
yandı.
Geçmiş zamanı
andı.
Geçen günler
nerdedir?
|
ERGENEKON DESTANI
Ergenekon Destanı, "Büyük
Türk Destanından bir
parçadır. Türk kavimlerinden
Göktürkler'i mevzu alır.
Göktürkler'in menşeini
açıklamak ister. Ergenekon
Destanı'nın özeti şöyledir:
Türk illerinde Göktürkler'e
itaat etmeyen bir yer yoktu.
Bunu kıskanan yabancı
kavimler birleşerek
Göktürkler'in üzerine
yürüdüler. Maksatları öç
almaktı. Göktürkler,
çadırlarını, sürülerini bir
yere topladılar. Çevresine
hendek kazıp beklediler.
Düşman gelince, vuruşma da
başladı. On gün vuruştular.
Göktürkler üstün geldi.
Bu yenilgiden sonra yabancı
kavimlerin hanları ve
beyleri av yerinde toplanıp
konuştular.
"Göktürkler'e
hile yapmazsak akıbet işimiz
yaman olur,"
dediler.
Tan ağarınca, baskına
uğramış gibi, ağırlıklarını
bırakıp kaçtılar.
Göktürkler,
"Bunların vuruşma güçleri
bitti, kaçıyorlar,"
deyip arkalarından
yetiştiler.
Düşman, Göktürkler'i
görünce, birden döndü.
Vuruşma sonunda düşman,
Göktürkler'i gafil avlayıp
yendi. Göktürkler'i öldüre
öldüre çadırlarına geldi.
Çadırlarını ve mallarını
öylesine yağmaladı ki, bir
ev kurtulmadı. Büyüklerin
hepsini kılıçtan geçirdi.
Küçükleri kul edindi. Her
düşman birini alıp gitti.
Göktürkler'in başında İl Han
vardı. Çocukları çoktu.
Fakat bu uğursuz vuruşmada
bir tanesi hariç, hepsi
öldü. Kayı adlı bu oğlunu o
yıl evlendirmişti. İl Han'ın
Dokuz-Oğuz adlı bir de
yeğeni vardı. Kayı ile
Dokuz-Oğuz düşmana tutsak
olmuşlardı. Fakat on gün
sonra bir gece ikisi de
kadınları ile beraber atlara
atlayıp kaçtılar. Göktürk
yurduna geldiler. Burada
düşmandan kaçıp gelen çok
deve, at, öküz ve koyun
buldular. "Dört taraftaki
illerin hepsi bize düşman.
Gereği odur ki, dağların
içinde insan yolu düşmez bir
yer izleyip oturalım,"
dediler. Dağa doğru
sürülerini alıp göç ettiler.
Geldikleri yoldan başka yolu
olmayan bir yere vardılar.
Bu tek yol da öylesine bir
yoldu ki, bir deve veya bir
at güçlükle yürürdü. Ayağını
yanlış bassa yuvarlanıp
parça parça olurdu.
Göktürkler'in vardıkları
yerde akarsular, kaynaklar,
türlü bitkiler, meyveler,
ağaçlar ve avlar vardı.
Böyle bir yeri görünce, ulu
Tanrı'ya şükrettiler.
Hayvanlarının kışın etini
yediler; yazın sütünü
içtiler. Derisini giydiler.
Bu ülkeye "Ergenekon" adını
koydular.
İki Göktürk prensinin
Ergenekon'da çocukları
çoğaldı. Kayı Han'ın çok
çocuğu oldu. Dokuz-Oğuz
Han'ın daha az oldu. Çok
yıllar bu iki Hanın
çocukları Ergenekon'da
kaldılar. Pek çoğaldılar.
Dört yüzyıl
sonra kendileri ve sürüleri
o kadar çoğaldı ki,
Ergenekon'a sığışamaz
oldular. Buna bir çare
bulmak için kurultay
topladılar. Dediler ki,
"Atalarımızdan işittik;
Ergenekon dışında geniş
ülkeler, güzel yurtlar
varmış. Bizim yurdumuz da
eskiden o yerlerde imiş.
Dağların arasından yol
izleyip bulalım. Göçüp
Ergenekon'dan çıkalım.
Ergenekon dışında her kim
bize dost olursa, onunla
görüşelim. Düşmanla
vuruşalım".
Kurultay bu kararı alınca,
Göktürkler, Ergenekon'dan
çıkmak için yol aradılar,
bulamadılar.
O zaman bir demirci dedi ki,
"Bu dağda bir demir madeni
var. Yalın kat madene
benzer. Şunun demirini
eritsek, belki dağ bize
geçit verirdi". Göktürkler,
varıp demircinin gösterdiği
dağ parçasını gördüler.
Demircinin tedbirini de
beğendiler. Dağın geniş
yerine bir kat odun, bir kat
kömür dizdiler. Dağın üstünü
altını, yanını, yönünü
böylece odun ve kömürle
doldurduktan sonra, yetmiş
deriden büyük körükler yapıp
yetmiş yere koydular.
Odun-kömürü ateşleyip
körüklemeye başladılar,
Tanrı'nın gücü ve inayeti
ile ateş, kızdıktan sonra
demir dağ eridi, akıverdi.
Bir yüklü deve çıkacak kadar
yol oldu. O kutsal yılın,
kutsal ayının, kutsal
gününün, kutsal saatini
bekleyip bu yoldan
Ergenekon'dan çıkmaya
başladılar. Bu kutsal gün,
ondan sonra Göktürkler'de
bayram oldu. Her yıl o gün
gelince büyük tören yapılır;
bir parça demir alınıp
ateşte kızdırılır. Bu demiri
Önce Göktürk Ham kıskaçla
tutup örse koyar, çekiçle
döver.
Ondan
sonra Türk beyleri de böyle
yapıp bu günü kutlarlar.
Ergenekon'dan çıkınca,
Göktürkler'in ulu hakanı
Kayı Han soyundan Börteçine,
bütün illere elçiler
gönderdi; Göktürkler'in
Ergenekon'dan çıktıklarını
bildirdi. Tâ ki, eskisi gibi
bütün iller Göktürkler'in
buyruğu altına girer.
OĞUZ KAĞAN DESTANI
1. OĞUZ DESTANININ
ÖZELLİKLERİ
Eski Türk tarihinde
hükümdarların doğuşu,
efsanelere büründürülmüş ve
kutsal bir olay gibi
anlatılmışlardı. Hükümdarlar
böyle kutsallaştırılıp,
gökten indirilir iken;
elbetteki Oğuz-Kağan gibi,
bütün Türk kaviminin atası
olan kutsal bir kişinin
menşeleri de, Tanrıya ve
göğe bağlanacaktı. Eski
Türklere göre herşeyi
yaratan ve her varlığın
sahibi olan tek kutsal şey,
gökteki biricik Tanrı
idi.Aslında göğün kendisi
olan Tanrı değildi. Çünkü
gök de, yer gibi, maddî
birer varlık ve yüce Tanrı
tarafından yaratılmış,
dünyanın birer parçası
idiler. Gök, bir tane idi ve
dünyamızın üstünü, bir kubbe
şeklinde kaplıyordu. Fakat
bu kubbenin üstünde, daha
bir çok gökler vardı. Ayın
güneşin ve türlü yıldızlar
ile burçların dolaştıkları,
ayrı ayrı gökler, uzayın
sonsuzluklarını kendi
aralarında paylaşıyorlardı.
Bütün bunların üstünde, bir
gök daha vardı ki, bu gökte
yaratıcı, büyük ve tek Tanrı
oturuyordu. Eski Türkler,
ğögün katlarını üst üste
koyma yolu ile
saymamışlardı. Fakat
sonradan, biraz da dış
tesirler sebebi ile gökleri,
yedi veya dokuz kat olarak
tarif etmeğe başladılar.
"Oğuz-Kağan destanına, Uygur
çağından sonra, hafif dış
tesirler girmeğe başladı":
Göktürk çağında, eski Türk
dini ile inançları,
bozulmadan devam etmekte ve
gittikçe de gelişmekte idi.
Uygur devleti kurulup da,
yeni bir çok dinler Türkler
arasına girmeğe başlayınca,
durum biraz daha değişti.
Çünkü Uygurlar, çok daha
önceleri Çin'in ortalarında
gezmişler, ticaret yapmışlar
ve birçok insanlarla
karşılaşarak, konuşmuşlardı.
"Bu dış ilişkiler, Uygurlara
birçok yeni görüşler
getirmiş ve onlarda, büyük
dinlere inanmak ihtiyacını
doğurmuştur." Ticaret, eski
Türk savaşçılarının dini
ile, pek bağdaşan bir meslek
değildi. Eski Türk dini,
disiplin, otorite ve
savaşçılığı, herşeyden üstün
tutuyordu. Halbuki
tüccarlar, daha geniş ve
rahat bir hayata sahip olmak
zorunda idiler. İşte bunun
içindir ki, bu zamana kadar
Türkler göğe ve gökten gelen
kutsallıklara inanırlar
iken, Uygur çağında durum
birdenbire değişiyordu.
Uygurlar, köklerini
Suriye'den alıp, İran'da
gelişen Mani dinini aldıktan
sonra, aya daha çok önem
vermeye başladılar. Aslında
ise Türklerde, kutsal olan
en önemli şey, gökten sonra
dünyamızı ışıtan güneş idi.
"Uygurların, güneşten aya
geçmiş olmaları, yeni bir
düşüncenin başlangıcı gibi
sayılabilirdi". Bu sebeple,
Uygurlar çağında yazılmış
Oğuz-Kağan destanlarında,
eski Türklerin dedikleri
gibi kutsal kişiler, artık
"Göğün oğlu" değil; "Ayın
oğulları" oluyorlardı.
Oğuz-Kağan da "Ay Tanrı" nın
bir oğlu idi. Destan, daha
başlangıçta, şöyle
başlıyordu:
"Aydın oldu gözleri,
renklendi ışık doldu,
"Ay-Kağan'ın o gündü, bir
erkek oğlu oldu!"
Eski Türkler de iyi ve güzel
olayları, aydınlık ve ışıkla
anlatırlardı. Biz, nasıl
yeni bir oğlu olan
dostumuza, "Gözlerin aydın
olsun" diyor isek, onlar da
Oğuz-Kağan'ın doğuşu
dolayısı ile, "Ay Kağan'ın
gözleri aydın oldu,
renklendi", diyorlardı.
"Müslüman olmuş Oğuz
Türklerinin destanları da,
Türk mitolojisinin en eski
motifleri ile dolu idiler":
Fakat Türkler, çoktan
müslüman olmuş ve
İslâmiyetin ana
prensiplerine gönülden
bağlanmışlardı. Aslında ise,
İslâmiyet ile eski Türk dini
arasında büyük ayrılıklar da
yoktu. Buna rağmen, eski
Oğuz-Kağan destanları,
elbetteki İslâmilyetin
birçok inançları ile
uygunluk gösteremeyecekti.
Bunun içindir ki,
İslâmiyetten sonra yazılan
Oğuz-Kağan destanlarında,
biraz daha değişiklik
yapılmış ve İslâmiyete
uydurulmuştu. İslâmiyeti
kabul eden Türkler bizce
Uygurlara nazaran, eski Türk
an'anesini ve töresini daha
çok korumuşlardı. Tabiî
olarak biz Oğuz Türkleri
üzerine, daha büyük bir önem
veriyoruz. "Çünkü Oğuzlar,
bütün Ortaasya ve Türk
âleminin, en soylu ve en
gelişmiş zümreleri idiler".
Şehir hayatına çoktan
başlamış olmalarına rağmen,
eski Türk devlet teşkilâtı
ile disiplini, onların
ruhlarından henüz daha
silinmemişlerdi. Bu sebeple
Oğuz Türklerinin
destanlarında,
Uygurlarınkine nazaran, daha
eski ve daha köklü motifler
görüyoruz. İslâmiyetten
sonraki Türk destanlarına
göre, "Oğuz-Han'ın babası
Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın
babasının, "Kara-Han" adını
alması da boş değildi. Eski
Türklerde, "Ak ve kara
soylular ile halkı
birbirinden ayıran, sembolik
renkler" idi. "Ak-Kemik",
Kağanlar ile, onların
oğulları idiler.
"Kara-Kemik" ise, halk
tabakasından başka bir şey
değildi. Diğer
kitaplarımızda da her zaman
söylediğimiz gibi, Türk
halklarının "ak" ve "kara"
şeklinde ayrılmış olmalarına
rağmen, aralarında bir sınıf
mücadelesi yoktu. Müslüman
Türkler, Oğuz-Han'ın
babasına "Kara-Han"
diyorlardı. Çünkü kendisi
Müslüman değildi. Müslüman
olmak isteyen oğlu
Oğuz-Han'a da engel olmak
istemişti. Tabiî olarak bu
fikirlerimiz tam ve kesin
değildir. Fakat Türk tarihi
ve an'aneleri hakkındaki
bilgilerimiz, bizi bu sonuca
doğru sürüklemektedirler.
Oğuz Han Müslüman Türklere
göre, babasından çok,
an'anesine bağlıdır. Bu
sebeple Oğuz destanını
anlatmağa başlarlar iken,
hemen şöyle derler:
Üç gün üç gece geçti,
annesine gelmedi,
Annenin memesinden, bir
damla süt emmedi.
Bana gelmedi diye, annesi
ağlıyordu,
Sütümü emmedi diye, kalbini
dağlıyordu.
Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe
dolanarak,
Sütümü, az em diye, çocuğa
yalvararak!
2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL
ÇOCUKLAR
Oğuz Han diğer Türk
destanlarında olduğu gibi
doğar doğmaz, bir olgunluk
ve erginlik gösteriyordu.
Annesi, henüz daha Müslüman
olmamıştı. Annesine karşı,
bu kırgınlığın sebebi de,
bundan başka birşey
olmamalıydı. Nitekim az
sonra Oğuz Han annesi ile
konuşmağa başlar ve ona
şöyle der:
Ey,
benim güzel annem, öğüdümü
alırsan!
Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer
hakkı tanırsan!
O zaman memen alır, ak
sütünü emerim!
Bana lâyık olursan, adına
anne derim!
Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz
daha üç günlük beşikte yatan
çocuğunun, böyle konuşup
söyleşmeye başladığını
görünce, ona kalpten
bağlanır ve Tanrıya
inandığını oğluna söyler.
Müslüman Türklerin
söyledikleri bu Tanrı,
İslâmiyetin Allah'ından
başka birşey değildi. Fakat
aynı zamanda destanlar,
zaman zaman bir "Gök
Tanrısı" ndan da söz
açıyorlar ve eski Türklerin,
gerçek inançlarını açığa
vurmaktan geri
kalmıyorlardı. Eski
Türklerde de "üç sayısı" ve
"üç yaşında" olma önemli
idi. Fakat Türk
mitolojisinin en önemli
sayısı "yedi" ile "dokuz"
sayılarıdır. Müslüman
Türklerin Oğuz
destanlarında:
"Oğuz-Kağan, üç gün içinde
olgunlaşmıştı". Halbuki eski
Altay destanlarında:
"Çocuğun olgunlaşması için,
yedi günün geçmiş olması
gerekiyordu". Hatta
çok güzel, şöyle bir Altay
efsanesi de vardır:
Altay'da olmuş idi, bir
çocuk doğmuş idi,
Dünyaya gelir iken, nurlara
boğmuş idi.
Yedi kurtlar uçmuşlar, koku
alıp koşmuşlar,
"Çocuğu ver", demişler,
uluyarak coşmuşlar.
Annesi çok ağlamış, yüreğini
dağlamış,
Çocuk da dile gelmiş,
yarasını bağlamış.
Demiş: "Anne, sızlama! Oyala
da, ağlama!
"Yedi gün mühlet iste, işi
bağla sağlama!"
Yedi gün mühlet dolmuş,
annenin benzi solmuş,
Oğlan beşiği kırmış, bir
civan yiğit olmuş.
Bu Altay efsanesi
mitolojinin ta kendisidir.
Gerçi Oğuz-Kağan destanı da,
bir mitolojidir. Fakat büyük
devletler kurup gelişen Türk
toplumları, onun içindeki
akla uymayan motifleri
ayıklamış ve gerçekçi bir
şekle sokmuşlardı.
Oğuz-Kağan destanında,
göklerde dolaşıp, ğögün
çeşitli katlarını zapteme ve
türlü ruhlarla çarpışma,
kutsal bir Hakandı. Fakat O,
daha çok, bir insandı.
İnsanlık özelliklerini
taşımış ve insanların
yaşadığı yeryüzünü
zaptederek, Tanrı adına,
idare etmeğe memur
edilmişti. Az önce özetini
yaptığımız Altay efsanesi
dikkatle incelenince, daha
birçok mitolojik motifler de
ortaya çıkacaktır. Meselâ
"Yedi kurt"."Büyük ayı
burcu" nun, yedi yıldızında
başka bir şey değildi. Çünkü
Türklere göre: "(Büyükayı
burcu'nun yedi yıldızı,
kalın ve demir zincirlerle
Kutup yıldızı'na bağlanmış,
yedi azgın kurt idiler). Bir
ara bu kurtlar, çocuğun atı
ile tayını da alıp götürmek
isterler. Bu savaşlar
sırasında çocuk sıkışınca,
akıllı ve kutsal buzağısı da
ona yol gösterir ve başarı
sağlamasına imkân verir.
(Türklere göre 'Küçükayı
burcu', iki at tarafından
çekilen, bir arabadan başka
birşey değildi.) Bu burcun
etrafından dönen Büyükayı
burcunun yedi kurdu, bu iki
atı yakalayıp yemek isterler
ve bunun için de gökyüzünde,
durmadan onların etrafında
dönerlerdi. (Altay efsanesi
göre). Küçükayı burcu,
çocuğun dostu ve yakını idi.
Boğa burcu da, herhalde yine
bu kahramanın buzağısından
başka birşey olmamalıydı".
Görülüyor ki, Oğuz-Kağan
destanı birdenbire
uydurulmuş ve yazılmış bir
hikâye değildi. Onun
kökleri, yüzyıllar önce
inanılmış ve söylenmiş, Türk
efsaneleri ile inançlarına
dayanıyordu. Süzüle, süzüle,
akla mantığa uymayan
bölümlerin, gerçeğe
uydurulması ile, bütün
Türklerin malı olan
Oğuz-Kağan destanı meydana
gelmişti.
3.
OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU
"Oğuz-Kağan, kutsal bir
şekilde doğmuştu":
Az önce, büyük Türk
kahramanlarının, genel
olarak kutsal bir şekilde
doğduklarını söylemiştik.
Elbette ki Oğuz-Kağan'ın da
doğuşu da, kutsal ve
fevkalâde bir şekilde
olmalıydı. Nitekim
Uygurların Oğuz-Kağan
destanı, O'nun doğuşunu
şöyle anlatıyordu:
Gök
mavisiydi sanki, benzi bu
oğlancığın!
Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu
oğlancığın!
Al, al idi gözleri, saçları
da kapkara,
Perilerden de güzel, kaşları
var ne kara!
Oğuz-Kağan doğarken,
benzinin rengi tıpkı gök
mavisi gibi idi. Yüz, eski
Türklere göre, insanın en
önemli bir yeri idi. Utanç,
kötülük ve hatta kutsallık
bile, insanın yüzüne akseden
özellikleri idiler. Kötü bir
insanın yüzü, elbette kara
idi. İyilerin de yüzleri,
aktı. Ama kutsal insanların
yüz rengi, gök mavisinden
başka birşey olamazdı. Çünkü
gök, Tanrı'nın oturduğu ve
hatta bazan, Tanrı'nın
kendisinden başka birşey
değildi. "Oğuz-Kağan
doğarken, yüzünün gök
renkten olması, onun gökten
geldiğini ve Tanrı'nın
rengini taşıdığını gösteren
bir belirti idi." Biz yanlış
olarak Türklerin, "Gök Börü",
yani gök kurt dedikleri
kutsal kurda, bozkurt adını
veregelmişiz. Aslında ise
gök ile boz arasında büyük
ayrılıklar vardır. Türklerin
kutsal kurtlarının rengi de
gök idi. Çünkü o Tanrı
tarafından gönderilmiş bir
elçiden başka bir şey
değildi. Belki de Tanrı'nın
ta kendisi idi. Tanrı, kurt
şekline girerek Türklere
görünüyor ve onlara başarı
yolu açıyordu. Onun için de,
kurdun rengi gömgök idi.
Daha sonraları Türkler, gök
rengini olgunluk, erginlik
ve tecrübenin bir sembolü
olarak görmüşlerdir.
Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe
niçin benzetilmişti":
Bugün Anadolu'da söylenen,
"Gözleri Kanlı" deyimi de,
bize çok şeyler ifade eder.
O'nun gözlerinin al oluşu,
daha doğrusu kan rengine
benzemesi, Oğuz-Kağan'ın
büyük bahadarlığının, bir
özelliğinden başka bir şey
değildi. Cengiz-Han da
doğarken "avucunun içinde
bir kan pıhtısı" tutuyordu.
Bunu gören annesi ile babası
şaşırmış ve hemen Şamanlara
koşmuşlardı. Şamanlar ise,
O'nun dünyayı zaptedeceğini
ve büyük bir bahadır
olacağını söylemişlerdi.
Fakat Cengiz-Han çağı ile
ilgili efsaneler, en eski
Türk ve Ortaasya
özelliklerini
göstermiyorlardı. Elbetteki
onları kökleri de, Türk
mitolojisine dayanıyordu.
Fakat Çin yolu ile,
Moğollara birçok yabancı
tesirler girmişti. Türklerde
yeni doğan kahramanlar,
avuçlarında bir kan pıhtısı
tutmazlardı. Çünkü biraz da,
eski Hint mitolojisinin
motiflerinden biri idi.
"Türklerin kahramanlarının
gözleri, kırmızı ve
kızıldır." Çinde de, bu
vardır. Fakat çin
kahramanlarının gözleri
yalnız kırmızı olmakla
kalmazlar, aynı zamandan cam
gibi de parlarlardı.
Çinliler, "Büyük bir Göktürk
Kağanı Mohan Kağan'dan söz
açarken, onun da yüzünün
kıpkırmızı ve gözlerinin cam
gibi parladığını"
söylüyorlardı. Herhalde
Mohan-Kağan, acayip bir
fizyonomiye sahip değildi.
Fakat 20 sene müddetle,
bütün Çin'i korkutmuş ve diz
çöktürmüş bir hükümdardı.
Eski Türkler, kırmızı renk
için genel olarak "al"
sözünü kullanırlardı. Fakat
bu söz sonradan, biraz da
manevi bir anlam almıştı.
Nitekim loğusaları basan ve
kötülük yapan, "Albastı" da,
yine bu rengi taşıyordu.
Altay Türkleri, büyük kurt
sürülerini idare edip,
köylere korkunç zararlar
veren kurtlara da, zaman,
zaman, "al-börü" derlerdi.
Bu allık, kurdun veya
albastı gibi ruhların
renginden dolayı değil; daha
çok, onların korkunç
zararlar vermesinden ileri
geliyordu. Çünkü onlar güçlü
ve kudretli idiler. Tıpkı
yeryüzünü zapteden ve kendi
egemenliği altında toplayan
Oğuz-Kağan gibi.
"Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi
gök mavisi, gözleri de al,
yani kırmızı idi".
Bazıları al sözünü, "ela"
şeklinde anlamak
istemişlerdi. Fakat tabiî
olarak, bunun aslı yoktur.
Çünkü, "Oğuz-Kağan'ın
saçları da kara" idi. Sarı
değil. Bu sebeple gözlerinin
elâ olmasına da, hiçbir
sebep yoktu.
4. OĞUZ - KAĞAN'IN ÇOCUKLUĞU
"Türk mitolojisinde
kahramanlar, 'üç' veya
'yedi' günde konuşurlardı":
Az önce, Müslüman olmuş
Türklerin Oğuz-Kağan
destanlarından söz açarken,
Oğuz-Kağan'ın üç günde
konuşmağa başladığını
belirtmiştik. İslâmiyetin
tesirleri görülmeyen,
Uygurca Oğuz Kağan
destanında da, aynı şeyleri
görüyoruz. Ama, yukarıda da
dediğimiz gibi, eski Türk
efsanelerinde büyük
kahramanlar çoğu zaman "Yedi
günde kendilerine gelir ve
kırk gün sonra da bir
delikanlı gibi hayata
başlarlardı". Nitekim
Uygurların Oğuz Destanı,
Oğuz'un küçüklüğünü şöyle
anlatıyordu:
Geldi ana göğsünü, aldı emdi
sütünü,
İstemedi bir daha, içmek
kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş
yemek ister oldu,
Etraftan şarap ister,
eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, şiirler
düzer oldu,
Aradan kırk gün geçti,
oynaşır, gezer oldu.
Geldi ana göğsünü, aldı emdi
sütünü,
İstemedi bir daha, içmek
kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş
yemek ister oldu,
Etraftan şarap ister,
eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, şiirler
düzer oldu,
Aradan kırk gün geçti,
oynaşır, gezer oldu.
"Türkler yemeklerini, ilk
çağlardan beri pişirerek
yerlerdi":
Türkler herhalde, tarihten
çok önceki çağlarda bile,
yemeklerini pişirerek yemeğe
başlamışlardı. Nitekim,
Göktürklerin Çin
kaynaklarında bulunan ilk
efsaneleri de, "İlk Türk
Atasının, ateşi icât
ettiğini ve yemekleri
pişirmeği öğrettiğini,"
söylüyordu. Sibirya'nın
tundralarında yaşayan geri
halklar, Türklere nazaran
çok daha sonraki çağlarda
yemeklerini pişirip, yemeği
öğrendiler. Nitekim,
Fin'lerle Macar'ların
ataları olan Batı
Sibiryalılar, kendi
atalarının çiğ et
yediklerini söylerler ve
bununla öğünürlerdi. Onlar,
daha güneylerindeki Ortaasya
Türk halklarına,
"yemeklerini pişirenler"
derler ve kendilerini,
onlardan ayırırlardı. Gerçi
bu Sibirya halkların da,
sonradan yemeklerini
pişirmeğe başlamışlardı.
Ama, zaman zaman bu eski
hatıraları yadetmek için
"çiğ et yeme törenleri"
yapmağı da, ihmal
etmezlerdi. Türk
mitolojisinde, Türk çiğ et
yediğine dair, elimizde
hiçbir delil yoktur. Ama
büyük kahramanlar, o kadar
korkunç idiler ki, zaman
zaman çiğ et bile yerlerdi.
Onun için Oğuz-Kağan'ın, çiğ
et istemesinin sebebi de,
bundan ileri geliyordu.
"Oğuz-Han'ın vücudu, güçlü
ve korkunç hayvanlara
benzetilirdi":
Dede Korkut masallarında da
büyük kahramanların
yürüyüşü, arslanlara
benzetilmiş ve vücut
yapıları da, korkunç
hayvanlar gibi
anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan
destanında da, az da olsa
bunları görmüyor değiliz.
Uygurların Oğuz destanı,
Oğuz-Kağan'ın şeklini, şöyle
anlatıyordu:
Öküz
ayağı gibi, idi sanki ayağı,
Kurdun bileği gibi, idi
sanki bileği.
Benzer idi omuzu, ala
samurunkine,
Göğsü de yakın idi, koca
ayınınkine!
Destana göre, Oğuz'un elleri
ve pençesi, ayının büyük ve
güçlü pençesini andırıyordu.
Ama kurdun bileği başka idi.
Kurt, yeryüzündeki hayvanlar
içinde, koşma bakımından, en
dayanıklı hayvandı. Bir
türlü yorulma bilmezdi.
Bileği ince idi. Fakat o
ince bilekli kurdun pençesi
korkunçtu. Bir samur
büyüklüğündeki, kıllı
omuzlar ve ayının göğsü
gibi, gergin ve şişkin
ğögüsler, Oğuz-Kağan'ın bir
insan olarak ne derece güçlü
olduğunu anlatmağa yarayan
sözlerdi.
"Oğuz-Kağan'ın vücudu niçin
"tüylü" idi":
Eski Türkler, "ilk insanın,
tüylü olduğuna inanırlardı."
Altaylarda yaşayan birçok
efsanelerde, bu konu ile
ilgili, sayısız örneklere
rastlıyoruz: "Tüylere kaplı
olan ilk insan, Tanrı'ya
karşı günah işlemiş ve
bundan dolayı da tüyleri
dökülmüştü. Tüyleri
dökülünce de insanoğlu, bir
türlü hastalıktan
kurtulamamış ve ölümsüzlüğü
elinden kaçırmıştı. (Bir
söylenişe göre) Tanrı,
insanı yaratırken şeytan
gelmiş ve insanın üzerine
tükürerek, her tarafına
pislik içinde bırakmıştı.
Tanrı da, insanın dışını
içine, içini de dışına
çevirmek zorunda kalmıştı.
Bu suretle insanın içinde
kalan şeytanın pisliği ve
tüyler, insanoğlunun ruhunu
ve ahlâkını kötü yapmıştı.
İnsanın gerçi dışı, Tanrı
yapısı idi ve güzeldi ama;
içi şeytan tarafından
kirletilmiş ve şeytana
benzer, bir özelliğe
bürünmüştü". Bu sebeple Oğus
destanında, bu çok eski Türk
inançlarının izlerini de
buluyoruz. Çünkü Oğuz-Kağan,
bizim gibi tüysüz değil; her
tarafı kıllarla dolu ve
fevkalâde bir yaratıktı:
Bir insan idi fakat, tüyleri
dolu idi,
Vücudu kıllı idi, çok uzun
boylu idi.
Güder at sürüleri, tutar,
atlara biner,
Daha bu yaşta iken, çıkar,
avlara gider.
Geceler günler geçti, nice
seneler doldu.
Oğuz da büyüyerek, bir yahşi
yiğit oldu!
5. OĞUZ - KAĞAN'IN GENÇLİĞİ
Türk mitolojisinde büyük
kahramanların, çocukluk ile
gençliğini birbirinden
ayıran, bazı önemli, çağlar
vardı. Altay efsanelerinde
bu çağ, daha çok "Ad koyma"
töreni ile başlardı. Adı
olmayan bir çocuk, henüz
daha yetişkin bir genç ve
kahraman sayılmazdı. Bir
gencin ad alabilmesi de,
kolay bir iş değildi.
Elbette adsız bir insan
olamazdı. Her çocuğa
Türkler, doğuşundan itibaren
bir ad verirlerdi. Fakat bu
ad, onun gerçek adı ve
ünvanı sayılmazdı. Hatta
Türkler kahramanlarına, her
yeni bir başarı üzerine,
yeni bir ad daha verirlerdi.
Daha yüksek bir rütbeye
terfi eden kimseler bile,
yeni memuriyet unvanı ile
beraber, ayrıca bir ad da
alırlardı. Bu sebeple Çin
kaynakları, bu bakımdan bize
bir çok güçlükler
çıkarmışlardır. Meselâ,
büyük bir komutan veya
Kağan'ın, bir gençlik adı
vardır. Geçliğinde büyük
şöhret elde eden bu
komutanlar, Çin
kaynaklarında çoğu zaman,
gençlik adları ile
adlandırılırlardı. Zaman
zaman bunlar, bazı savaşlar
dolayısı ile yeni ünvanlar
alırlardı. Fakat Çin
kaynaklarında bu Türkler,
gençlik ve olgunluk adları
ile geçince, tarihçeler
için, kimin kim olduğunu
anlamak, adetâ çok güç bir
hale girer. Bu sebeple Oğuz
Han'ında, gerçek bir ad ve
unvan alabilmesi için, büyük
bir kahramanlık ve başarı
göstermesi lâzımdı. Eski
Türk tarihinde de, "Baş
kesmeyen ve kan dökmeyen"
şehzadelere, gerçek adları
verilmezdi.
6. OĞUZ'UN BİR GERGEDAN
ÖLDÜRMESİ
"Oğuz korkunç bir gergedan
öldürerek, erginliğini ispat
etmişti":
Bunun içindir ki,
Oğuz-Kağan, insanları ve
sürüleri yiyen bir gergedanı
öldürür ve milletini, büyük
bir belâdan kurtarır. Eski
Türkler, karanlık ve sık
ormanlara da saygı gösterir
ve hatta onlara
tapılanırlardı. Türk
tarihinde, yeni tahta çıkan
hükümdarların, bir orman
dikerek, kendi adlarına
yetiştirdikleri de
görülmemiş değildir. Nitekim
Oğu-Kağan destanında da,
Oğuz'un yurdunun yanında
büyük bir orman ve içinde de
bir "gergedan" yaşardı.
Destan bu olayı şöyle
anlatıyordu:
Bir büyük orman vardı, Oğuz
yurdundan içre,
Ne nehir ırmaklar, akardı bu
orman içre.
Ne çok av hayvanları,
ormanda yaşar idi,
Ne çok av kuşları da,
üstünde uçar idi.
Ormanda yaşar idi, çok büyük
bir gergedan,
Yer idi yaşatmazdı, ne
hayvan ne de insan!
Başardı sürüleri, yer idi
hep atları,
Yokluk verir insana, alırdı
hayatları!
Vermedi hiçbir zaman,
insanoğluna aman!
Hepimiz biliyoruz ki,
Ortaasya'da "gergedan"
yoktu. Türklerin gergedan
görmüş olmaları da, pek
ihtimal dahilinde değildi.
Ama gergedanın, çok korkunç
bir hayvan olduğu kulaktan
kulağa, Ortaasya'ya kadar
gelmiş ve Türk mitolojisinde
de gerekli yerini almıştı.
Gergedanın yaşadığı
bölgeler, Çin'e yakın olan
bölgelerdi. Fakat Çinliler
de gergedanın esas şeklini
bilmiyorlardı. Çinlilere
göre, "Gergedan, burnunun
ucunda sivri boynuzu
bulunan, bir geyikten başka
birşey değildi". Ama
gergedan, Çin'de büyük bir
öneme sahipti. Çünkü Çin
İmparatorları ile büyük
komutanlar, zırhlarını
gergedan derisinden
yaparlardı. Bu bakımdan
onlar gergedanın derisini ve
dolayısı ile, bu hayvanın
büyüklüğünü de tasavvur
edebiliyorlardı. Gergedan
motifi bakımından Türk
mitolojisine, Çin tesirleri
de olabilirdi. Fakat
gergedanla ilgili bilgiler
Türklere daha çok Batı
Türkistan ve Hindistan yolu
ile gelmişti. Türkler
gergedana "kıyant" derlerdi.
Bu söz de, Hindistan ile
Batı Türkistan'da yayılmış
bir deyimdi. Oğuz-Kağan,
kendi milletine bu kadar
zarar veren gergedanı
duyunca, onu avlamak ister
ve yola çıkar. Destan
Oğuz'un yıla çıkışını şöyle
anlatıyordu:
Oğuz-Kağan derlerdi, çok alp
bir kişi vardı,
Avlarım gergedan: diye o
yere vardı.
Kargı, kılıç aldı, kalkan
ile ok ile,
Dedi: "Gergedan artık,
kendisini yok bile!
Ormanda avlanarak bir geyiği
avladı,
Bir söğüt dalı alıp, bir
ağaca bağladı.
Döndü gitti evine, sabah
olmadan önce,
Tam tan ağarıyordu, geyiğine
dönünce,
Anladı ki gergedan, geyiği
çoktan yuttu,
Geyiğin yerine de, büyük bir
ayı tuttu.
Belinden çıkararak, altın
bakma kuşağı,
Ayıyı astı yine, o ağaçtan
aşağı,
Tabiî olarak efsaneye göre,
gergedan ayıyı da yutmuştu.
Çok iyi biliyoruz ki
gergedan, otla geçinen bir
hayvandır. Halbuki gergedanı
yakından tanımayan Türkler,
onun et yediğini
zannediyorlardı. Çünkü
onlara göre, bütün korkunç
hayvanlar et yerler ve etle
beslenirlerdi. Oğuz'un
belindeki kuşağı altındı.
"Kuşak, Türkler için çok
önemli bir hükümdar
sembolüdür". Çünkü her
hükümdarın belindeki kemerin
altın olması, onun
hükümdarlığını gösteren bir
sembol ve belirti idi.
Oğuz-Kağan, daha gençliğinde
bu kuşağı kuşanmış ve
hükümdarlığa hazırlanmıştı.
Öyle öyle anlaşılıyor ki
Oğuz-Kağan gergedana büyük
bir tuzak kurmuş ve onu, bu
yolla avlamak istemişti.
Fakat gergedan, her
defasında bu tuzağa
düşmeden, gelip, avını
almasını bilmişti. Bunun
için Oğuz, başka yol
görmemiş ve bizzat kendisi,
gergedanın karşısına
çıkarak, onu öldürmek
zorunda kalmıştı. Destan bu
korkunç vuruşmayı da, şöyle
anlatıyordu:
Yine sabah olmuştu,
ağarmıştı çoktan tan,
Oğuz baktı ki almış ayısını
gergedan.
Artık bu durum onu, can
evinden vurmuştu,
Ağaca kendi gidip, tam
altında durmuştu!
Gergedan geldiğinde, Oğuz'u
görüp durdu,
Oğuz'un kalkanına, gerilip
bir baş vurdu!
Kargıyla gergedanın, başına
vurdu Oğuz!
Öldürüp gergedanı, kurtardı
yurdu Oğuz!
Keserek kılıcıyla, hemen
başını aldı,
Döndü gitti evine, iline
haber saldı!
"Altay Türk efsanelerindeki
kahramanlar da, boynuzlu"
canavarlar öldürürlerdi":
Oğuz-Kağan'ın korkunç bir
canavar öldürerek, kendi
yurdunu kurtarması, Türk
mitolojisinin ilk ve son
motifi değildir. Bu motif,
dışarıdan gelmiş bir tesire
de bağlanamaz. Gerçi Türkler
gelişip yayıldıktan sonra,
"gergedan" gibi korkunç
hayvanların bulunduğunu da
duymuşlar ve efsanelerini bu
yeni bilgilere göre anlata
gelmişlerdi. Fakat bu olayın
kökleri, çok eski Türk
inançlarından ve
efsanelerinden geliyordu.
Nitekim, Altay efsanelerinde
de, buna benzer olaylar
görüyoruz. Bu efsanelerdeki
kahramanların, öldürdükleri
canavarlar da, "boynuzlu"
idiler. Bu efsanelerden
birini, çok kısa olarak
özetleyip, aşağıda verelim:
Yedi gün geçmişti ki, oğlan
başladı işe,
Demir beşiği kırdı, kendini
attı dışa.
Yedi dağı dolaştı, yedi
geyik avladı,
Boynuzlarını yonttu,
birbirine bağladı.
Öyle bir yay yaptı ki,
kirişsiz olmaz idi,
Böyle büyük yaya da, her
kiriş uymaz idi.
Duydu bir hayvan varmış, çok
büyük bir canavar!
"Bari gideyim", dedi, "Belki
derisi uyar!"
Oğlan göklere gider,
devlerle de savaşır,
Büyük bir dağa çıkar,
canavara ulaşır,
Bu ne müthiş hayvandı, bir
dağa yaslanmıştı,
Bir dağa da yatmıştı, upuzun
uzanmıştı.
Oğlana bakaraktan, sanki göz
kırpıyordu,
Uzun boynuzlarıyla, gökleri
yırtıyordu!...
Bu Altay efsanesi, tam bir
mitolojidir. Çünkü efsanenin
kahramanı, atı ile göklerde
uçar ve göğün katlarını
gezerek, canavarı aramağa
koyulur. Oğuz-Kağan
destanındaki canavar, Oğuz
yurdunun hemen yanındaki bir
ormanda yaşamaktadır. Altay
efsanesindeki canavar ise,
göklerin derinliğindeki,
efsanevî dağların ve
göllerin içinde yaşar.
"Müslüman Türkler,
Oğuz-Kağan'ın gençliğini
mitolojiden kurtarmak
istemişlerdi":
Müslüman Türkler,
Oğuz-Han'ın ad alması için,
böyle bir kahramanlık
yapmasını gerekli
görmemişlerdi. Oğuz-Han,
kendi adını kendi vermiş ve
bütün Oğuz milleti de, onun
bu arzusuna uymuşlardı.
Efsaneler, onun ad alışını
şöyle anlatıyorlardı:
Büyük toy yapılırdı, eski
Türk âdetince,
Böyle ad seçilirdi, çocuğun
kudretince,
Kara-Han atlar kesti, Oğuz
ad bulsun diye,
Çağırdı hep Türkleri, yurdu
şen olsun diye.
Oğuz-Han birden bire, adım
Oğuz'dur dedi,
Beklemedi kimseyi kendi
adını verdi,
Ne kadar Türk var ise, hepsi
şaşa kaldılar,
Bu Tanrı sözü deyip, buyruğa
katıldılar.
Bundan da anlaşılıyor ki
Oğuz-Han'ın daha çok küçük
yaşta iken kendi adını
koyması, milletince bir
Tanrı buyruğu gibi kabul
edilmişti. Daha sonraki Türk
efsanelerinde olduğu gibi
burada, gök sakallı bir
ihtiyar görülmüyordu.
Oğuz-Han, Tanrının
gönderdiği gök sakallı
elçilerin yerine bizzat
geçmiş ve kendi adını,
kendisi vermişti. Daha
sonraki Oğuz destanının
parçaları sayılan "Dede
Korkut" hikâyelerinde,
çocukların adları, genel
olarak "Dede Korkut" un
kendisi tarafından
verilirdi. Anadolu
Masallarında ise gök sakallı
ihtiyarlar ile "Hızır" ın ve
hatta "Dede Korkut" yerine,
ihtiyar dervişler
geçmişlerdi.
7.
OĞUZ KAĞAN'IN EVLENMESİ
Müslüman Türkler Oğuz
Kağan'ı, normal bir insan
gibi kabul etmişler ve onu,
öylece evlendirerek, bir
yuva kurdurmuşlardı. Halbuki
İslâmiyetin tesirleri
görülmeyen Oğuz
destanlarında, durum daha
başkadır. Uygurların Oğuz
destanına göre Oğuz Kağan,
"Gökten inen göğün kızı ve
yerdeki bir ağaç koğuğundan
çıkan, yerin kızları ile
evlenmiş" ve bu yolla soyunu
meydana getirmişti. Burada
artık Oğuz-Kağan destanı,
bir destan değil; daha çok,
gerçek bir mitoloji halinde
idi. Öyle bir mitoloji ki,
Türklerin dünya görüşlerini,
uzay anlayışlarını ve
dolayısı ile, Cihân
hakimiyeti hakkındaki
düşünce ve isteklerini, hep
kendisinde topluyordu.
Oğuz-Kağan, mitolojik bir
Türk hükümdarı idi.
Yeryüzünü zaptetmiş ve büyük
bir devlet kurmuştu. Bu
olay, tıpkı bir tarih gibi
anlatılıyordu. Aynı zamanda
destanda, bir hikâye çeşnisi
de vardı. Ama Oğuz destanı,
Binbir Gece Masalları gibi,
hayal mahsülü ve uydurulmuş,
bir masal değildi.
Oğuz-Kağan destanı,
Türklerin düşünüş, inanış ve
binlerce seneden beri
gelişerek, olgunluğa erişmiş
fikirlerinin, bir özeti gibi
idi. Fikirler, düşünceler ve
semboller, tarih olayları
ile anlatılmışlardı.
Oğuz-Kağan da, hatunları da,
çocukları ve akınları da,
hepsi birer sembolden başka
şeyler değil idiler.
Oğuz-Kağan'ın gökten inen
kızla evlenişini, Uygurların
destanı şöyle anlatıyordu:
8. OĞUZ'UN, GÖĞÜN KIZI İLE
EVLENMESİ
Oğuz-Kağan bir yerde,
Tanrıya yalvarırken,
Karanlık bastı birden, bir
ışık düştü gökten,
Öyle bir ışıktı ki, parlak
aydan, güneşten.
Oğuz-Kağan yürüdü, yakınına
ışığın,
Gördü, oturduğunu ortasında
bir kızın.
Bir ben vardı başında, ateş
gibi ışığı,
Çok güzel bir kızdı bu,
sanki Kutup yıldızı!.
Öyle güzel bir kız ki,
gülse, gök güle durur!
Kız ağlamak istese, gök de
ağlaya durur!
Oğuz kızı görünce, gitti
aklı beyninden,
Kıza vuruldu birden, sevdi
kızı gönülden.
Kızla gerdeğe girdi, aldı
dilediğinden!
Eski Türklere göre, hem gök
ve hem de yer, kutsal
idiler. İran'da ve Avrupa
mitolojisinde olduğu gibi,
yer kötülüğün ve fenalığın
bir sembolü değildi. Ama
gök, yerden daha önemli idi.
Bu sebeple Oğuz-Kağan ilk
önce, gökten inen kutsal
kızla evlenmişti. Daha
sonraki Altay efsanelerinde
de, buna benzer motifler
görüyoruz. "Altay dağlarının
vadilerine sıkışmış kalmış
olan bu Türkler, büyük
devlet kuramamışlardı.
Onların, ne Kağanları ve ne
de hükümdarları vardı. Bu
Türkler arasında, kağanların
yerlerini, Şamanlar
alıyorlardı". Çünkü, cemiyet
içinde söz ve güç sahibi
olanlar, Şamanlar idiler. Bu
sebeple Şamanların soyları
da, eski Türk Kağanları gibi
kutsal ve gökten
geliyorlardı. Bu efsaneye
göre: "Şamanların atası olan
büyük bir Şaman, gökle yerin
kızı ile evlenmiş ve
onlardan, Altay Şamanları
türemişti. (Bazıları da),
gökle suların kızları ile
evlenmişlerdi". Bütün bunlar
bize gösteriyor ki, belirli
mitoloji motifleri, her
bölgeye ve çağa göre
değişiyorlar; fakat ana
özelliklerini
kaybetmiyorlardı. Bundan
sonra da Oğuz-Kağan, yerin
kızı ile evlenir. Destanlar,
Oğuz-Han'ın bu ikinci hatunu
buluşunu da, şöyle
anlatırlar:
9. OĞUZ'UN, YERİN KIZI İLE
EVLENMESİ
Ava gitmişti birgün, ormanda
Oğuz-Kağan:
Gölün tam ortasında, bir
ağaç gördü yalnız,
Ağacın koğuğunda, oturuyordu
bir kız.
Gözü gökten daha gök, sanki
Tanrı kızıydı,
Irmak dalgası gibi, saçları
dalgalıydı.
Bir inci idi dişi, ağzında
hep parlayan,
Kim olsa şöyle derdi,
yeryüzünde yaşayan:
"Ah! Ah! Biz ölüyoruz!
Eyvah, biz ölüyoruz!"
Der, bağırıp dururdu! Tıpkı
tatlı süt gibi, acı kımız
olurdu!
Oğuz kızı görünce, başından
aklı gitti,
Nedense yüreğine, kordan bir
ateş girdi.
Gönülden sevdi kızı, tuttu
aldı elinden,
Kızla gerdeği girdi, aldı
dilediğinden.
"Bir gölün ortasında bulunan
adalar", Türk mitolojisinin
en önemli motiflerinden
biridir. Uygurların Türeyiş
efsanelerinde ise bu kutsal
adacık, iki nehrin kavuştuğu
bir yerde bulunuyordu.
Oğuz-Han destanındaki Kıpçak
Bey'de, "Göl ortasında
bulunan bir adacıkta ağaç
kovuğunda doğmuştu". Ağaç,
köklerini yerden alıyor ve
kimbilir yerin ne kadar
derinliklerine kadar
inebiliyordu. Bu sebeple
bereketin sembolü olan ağaç,
yerin soylarını da temsil
edeyordu. Destan, "Ğögün
kızını Kutup yıldızına
benzetirken, yerden gelen
kızın saçlarını ise, ırmak
dalgaları gibi"
gösteriyordu. Göğün kızı
göğe, yerin kızı da yere
benziyordu.
"Müslüman Türkler,
Oğuz-Kağan'ı normal bir
insanmış gibi
evlendiriyorlardı":
İslâmiyeti kabul etmiş olan
Türkler ise, daha başka
türlü düşünüyorlardı. Onlar
Oğuz-Han'ı, normal bir insan
olarak kubul ediyorlar ve
kendi fikrine uygun, bir kız
alıyor gibi gösteriyorlardı.
Oğuz-Han, iki amcasının da
kızını almış; fakat onları
yola getirip, müslüman
edememişti. Bunun üzerine,
her iki karısının da yüzüne
bakmamış ve onlara elini
bile değdirmemişti. Üçüncü
amcasının kızı, diğerlerine
nazaran daha çirkindi. Fakat
küçüklüğünden beri,
Oğuz-Han'ı bütün kalbi ile
seviyordu. Oğuz, en sonunda
bu kıza getmiş, içini açmış
ve müslüman olduğu takdirde,
kendisi ile evleneceğini
söylemişti. Bu teklifi
çoktan beri bekleyen kız,
ağlayarak Oğuz'a bakmış ve
şöyle demişti:
Ben ne Allah tanırım, ne de
Tanrı bilirim!
Senin sözün buyruktur, hep
peşinden gelirim!
Sen ne dersen o olur,
fermanından çıkamam!
Sen var iken başımda,
başkasına bakamam!
Oğuz bunu duyunca, çok
sevinmiş ve artık kaygısı
dinmişti. Bunun üzerine
kıza, Tanrıya inanmasını
söyleyerek, şöyle demişti:
Ey, sevgili hatunum! Benim
ey eşsiz eşim!
Gönlümde ebediyen, yanacak
ey ateşim!
Tanrının birliğinde, bir
defa iman getir,
Sev onu! Varlığıma, seninle
bir can getir.
Kız Oğuz Han'ın bu sözü
üzerine Tanrıya inandığını
söyleyerek artık müslüman
olmuştu:
Sözünü kabul ettim, senin
yoluna geldim!
Tanrının birliğiyle, canımı
sana verdim!
Müslüman olan Türklerin,
eski Oğuz-Kağanlarından ve
onun destanlarından
vazgeçemeyerek, yeni olarak
düzdükleri bu hikâyeler,
aslında en eski Türk
mitolojisinin ana
çizgileriyle bir benzerlik
göstermiyorlardı. Fakat ne
yapsınlar ki, onlar da
müslüman olmuşlardı ve
müslümanlığı, yalnızca X.
yüzyılda değil; ta Oğuz Han
zamanından beri
tanıdıklarını ve
bildiklerini göstermek
istiyorlardı. Müslüman
tarihçiler, Oğuz-Han'ın
yaşadığı çağlar hakkında da,
bize bazı bilgiler verirler.
Meselâ Hiveli meşhur Ebul
Gazi Bahadır Han'a göre
Oğuz-Han, zamanımızdan 5000
sene önce yaşamıştı. "En
önemli nokta da şu idi ki,
Ebul Gazi Bahadır Han
Oğuz-Han'ı, İran'ın en eski
atalarından daha önceye
koyuyor ve Türkleri, bir
millet olarak İran'lılardan
daha eski tutuyordu. Bu
efsaneler Türklerin,
İslâmiyeti ve Allah'ı, 5000
sene önceleri ve hatta
insanlığın ilk yaratılış
sıralarında tanıdıklarını,
söylemek istiyorlardı".
Henüz daha müslümanlığın ne
demek olduğunu bilmeyen
Türkler "Allah" sözünden
habersiz idi. Eski Türk
tarihçilerine göre, "Allah"
sözünün manasını anlamayan
Türkler, Oğuz-Han'ın şiir
okuduğunu veyahut da şarkı
söylediğini zannederlermiş.
Bunlar da, Müslüman Türkler
tarafından, bir Türk olarak
uydurulmuş, düzenlenmiş ve
geniş halk kitleleri
arasında yayılmış
hikâyelerdi.
Öyle anlaşılıyor ki Türkler,
İslâmiyetin öncülüğünü,
Araplara ve hatta Peygambere
bile vermek istemiyorlardı.
Bu duruma göre, "Oğuz-Han
Türklerin ilk ve en eski
peygamberleri oluyordu.
Gerçi bu da, İslâmiyetin
esaslarına aykırı idi. Fakat
Türk kitlelerinin, milliyet
ve üstünlük hislerini
göstermesi bakımından bizler
için bir önem taşıyordu".
10.. YER VE GÖK
VARLIKLARININ OĞUZ'UN OĞLU
OLMALARI
"Gök ve yerin türlü
varlıkları, Oğuz-Han'ın
oğulları oluyorlardı":
Oğuz-Han, "gökten bir ateş
gibi, ışık hâlesi içinde
inen göğün kızı" ile
evlendikten sonra, üç oğlu
olmuştu. Bu oğullarının
adları, "Gün-Han", "Ay-Han"
ve "Yıldız-Han" koyması,
bize çok şey ifade eder.
Zaten göğün belli başlı
varlıkları, güneş, ay ile
yıldızlar idiler. Ağaç
koğuğunda bulduğu yerin
kızından da, yine üç oğlu
oluyordu. Bunların adını da
"Gök-Han", "Dağ-Han" ve
"Deniz-Han" koyuyordu.
Burada Türk mitolojisi ile
Türk düşünce düzeninin, çok
önemli bir meselesi ile
karşılaşıyoruz. Yerin
kızından doğan çocuklardan
birinin adı "Gök-Han" idi.
Ayrıca "Gök-Han" yerin
kızının çocuklarının, en
büyüğü idi. Yerin kızından,
"Gök-Han" ın doğmuş olması,
ilk bakışta bizi
şaşırtıyordu. Halbuki bu
kitapta sık sık söylediğimiz
gibi gök kubbesi, aslında
Türklerce, maddî bir varlık
gibi düşünülüyordu. Türkler
gök kubbesini uzaydan ayrı
düşünüyorlardı. Asıl gök,
güneş ve ay ile yıldızların
dolaştıkları, uzay idi. Eski
Göktürk kitabelerinde de
söylendiği gibi: Tanrı, gök
ile yeri yarattıktan sonra,
ikisi arasında da,
insanoğlunu yaratmıştı. Yer
ile göğü yaratan Tanrı, gök
kubbesinin üstünde ve sonsuz
feza içinde bulunuyordu.
Eski Türkler göğe, "Tengri"
derlerdi. "Tengri", hem
"gök" ve hem de "Yüce-Tanrı"
anlamına geliyordu. Ama
onlar, gök kubbesini
anlatmak isterlerken, "Kök
Tengri" derler ve böylece,
gök kubbesini, esas büyük
Tanrıdan ayırırlardı. Bu çok
eski Türk düşüncesinin
izlerini, Oğuz destanında
da, bulmamız bizi
sevindirmektedir. "Çünkü,
Türk düşünce düzeni,
yüzyıllar boyunca değişmemiş
ve ana çizgileriyle üç kıt'a
üzerinde yaşamıştı".
Burada önümüze çok önemli
bir mesele de çıkmaktadır:
bazılarına göre, "Gün-Han",
güneşin hanı; "AY-Han" ise,
ayın hanı şeklinde
açıklanmıştır. Onlara göre
Türkler, güneşte de bir
dünyanın olduğunu düşünmüş
olmalı idiler. Oğuz-Han, en
büyük oğlunu da güneşe bir
Han olarak tayin etmiş
olmalıydı. Bu düşünce tarzı,
oldukça sakat ve yanlıştır.
"Oğuz-Han'ın oğulları
güneşin, ayın ve yıldızların
hanları değil; bilâkis
güneş, ay ve yıldızların ta
kendileri idiler. Gerçi
Oğuz-Han, yine insanoğlu
sayılan Türk milletinin, bir
atası idi. Fakat Oğuz
destanında Oğuz-Han,
yanlnızca Türk milletini
temsil etmiyor; aynı zamanda
göğün ve yerin bütün
varlıklarını da, kendi adı
ve soyları altında
topluyordu. Görülüyor ki,
bir efsane gibi ve Türk
milletinin türeyişi şeklinde
karşımıza çıkan Oğuz-Kağan
destanı, bütün kâinatın
kendileri idiler. Gerçi
Oğuz-Han, yine insanoğlu
sayılan Türk milletinin, bir
atası idi. Fakat Oğuz
destanında Oğuz-Han,
yanlnızca Türk milletini
temsil etmiyor; aynı zamanda
göğün ve yerin bütün
varlıklarını da, kendi adı
ve soyları altında
topluyordu. Görülüyor ki,
bir efsane gibi ve Türk
milletinin türeyişi şeklinde
karşımıza çıkan Oğuz-Kağan
destanı, bütün kâinatın oluş
ve türeyiş mitolojisi
halinde görünüyordu. İşte
Oğuz-Han destanının, bizce
en önemli olan özelliği bu
idi. Sonradan bu altı
oğullar dörder oğul daha
türeyerek, 24 Oğuz boylarını
meydana getireceklerdi".
11. OĞUZ DESTANINDA "AİLE
DÜZENİ"
"Oğuz efsanesinde görülen
aile düzeni, daha çok 'Baba
ailesi' ile ilgili idi":
Şimdiye kadar sosyologlar
aileleri, başlıca iki bölüm
içinde incelemişlerdir.
İlkel kavimlerde daha çok
"Ana ailesi" görülüyordu.
Fakat cemiyet ilerledikçe ve
içtimaî seviye yükseldikçe
"Baba ailesi" ne doğru bir
gidiş vardı. Daha doğrusu
Ana ailesi geriliği, Baba
ailesi ise, bir toplumun
olgunluğunu gösteriyordu.
Bazı Moğol efsanelerinde,
ana ailesinin izlerini
görmüyor değiliz. Meselâ
Cengiz-Han'ın atası kocasız
bir kadın idi. Gökten inen
sarı bir köpek şeklindeki
hayvandan hâmile kalmış ve
Moğol ulusunu meydana
getirmişti. Türklerde ve
Türk mitolojisinde, böyle
bir "Ana-Ata" ya
rastlamıyoruz. Türk
mitolojisinin bütün ataları,
- hatta istisnasız olarak -
hep erkek ve büyük bahadır
idiler. Burada da,
Oğuz-Han'ın çocuklarının
hepsi, erkek olarak
doğmuşlar ve Türk milletine
birer baba olarak meydana
getirmişlerdi. Şunu da
söylemekte fayda vardır:
Eski Roma'da "Baba ailesi",
kayıtsız ve şartsız olarak,
babanın hakimiyeti altında
idi. Baba oğlunu satabilir
ve öldürebilirdi. Ama
Türklerde, böyle bir baba
ailesi görmüyoruz. Oğuz-Han
babasını bile, müslüman
olmadı diye öldürmüş ve ona
karşı gelebilmişti.
12. OĞUZ'UN TOPLUM DÜZENİ
"ZAMAN BİRİMLERİNE" GÖRE
"Oğuz-Han'ın oğulları ile
boylarının sayıları birer
takvim rakamları idiler":
Oğuz destanı, eski Türk
düşünce ve toplumunun,
mantık üzerine kurulmuş
düzenlerini göstermesi
bakımından, büyük bir öneme
sahiptir. Eski Türkler,
İranlılar veya Hintliler
gibi, hesapsız ve düzensiz
düşünmüyorlardı. "Türk
düşüncesinin her yönü,
matematik bir mantık üzerine
kurulmuş ve bu, topluma da
sıkı bir disiplin ile
benimsetilmişti". Oğuz
Han'ın altı oğlu vardı.
Göğün kızından doğan
çocuklar Boz-Ok bölümünü;
yerin kızından doğanlar da,
Üç-Ok bölümlerini meydana
getiriyorlardı. Bu yolla
altı çocuk, ikiye bölünmüş
ve üçlü bir düzen meydana
getirilmişti. Yani 12
saatin, 12 ayın ve hatta 12
burcun yarısı olan çocuklar,
yine bölümlere ayrılıyorlar
ve takvim biriminin bir
çeyreğini meydana
getiriyorlardı. Bütün
rakamlar 12 ile 24
sayılarını bölen, birimler
idiler. Aslında eski
Türklerde çoğu zaman bir
sene 12 ay değil; 24 ay idi.
Bu da ayın, onbeş günlük
devrelerine göre
hesaplanıyordu. Nitekim Oğuz
Han'ın da 24 torunu vardı.
Eski Çin takviminde üç,
altı, on iki ve yirmi dört
rakamları yalnız bir zaman
birimi olarak değil; aynı
zamanda kutsal sayılar
olarak da, büyük bir öneme
sahip idiler. Eski Çin'de,
"zaman ve mekân birimleri",
birbirine uyduruluyor ve
zamanla mekân arasında, bir
birlik meydana
getiriliyordu. 12 ay ve 24
saat, Çin imparatorluğu
içinde de, 12 eyâlet ile 24
vilâyetin meydana gelmesini
gerektiriyordu. Bunları
söylemekle Türkler, Oğuz
Kağan destanını, Çin
düşüncesine göre
düzenlemişlerdir, demek
istemiyoruz. Türklerin de
kendilerine göre bir takvimi
vardı; Çinlilerin de.
Aslında Türk takvimi, zaman
zaman Çin'e tesir etmiş ve
Çin kültüründe de büyük bir
önem kazanmıştı. Fakat
mitoloji tetkiklerinde,
başlıca problemlerin daha
iyi anlaşılabilmesi için,
mukayeseli araştırmalar
yapmak ve örnekler vermek,
çok faydaladır.
"Oğuz Han destanındaki
'takvim rakamları', Türk
devlet teşkilâtı ile ordu
düzeninde de görülüyordu":
Oğuz destanı, yüzyıllar ve
hatta binyıllar boyunca,
Türk halkları tarafından
söylenmiş ve anlatılmış,
uydurma bir masal değildi:
"Onu meydana getiren düşünce
düzeni, yalnızca Türklerin
gönüllerinde ve kalplerinde
yaşamamış; aynı zamanda,
topluma düzen ve disiplin
veren bir ilham kaynağı
halinde devam etmişti".
Meselâ Büyük Hun imparatoru
Mete'nin ordusu, 24 tümenden
meydana geliyordu. Bu 24
tümen, 6 köşeye bağlı idi.
Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu
gibi. Bu 6 köşe de, ikiye
ayrılıyorlardı. "Sağ" ve
"Sol" adlar ile,
imparatorluğun "Doğu" ile
"Batı" yönlerini, aralarında
bölmüş bulunuyorlardı.
Atilla'nın Macaristanda
büyük bir imparatorluk
kurması, düzenli ve
disiplinli orduları ile
dehşet vermesi,
Avrupalıların toplum
düzenlerinde de, yeni yeni
değişiklikler meydana
getirmişti. Birçok
Cermenler, Atilla'nın
emrinde çalışmışlar ve
Atilla Hunlarından, pek çok
şey öğrenmişlerdi. Atilla,
M.S. 450 de ölüp gitmişti.
Fakat O'nun adı, Cermen ve
İskandinav efsanelerinden,
yüzyıllar boyunca
silinmemişti. Hep,
Atilla'nın harplerinden ve
ordu düzeninden, bahsedilir
olmuştu. Bu zaman kadar
"yüzlük", "binlik" ve "Onbinlik",
ordu birimlerini bilmeyen
Cermen'ler, Atilla'nın
ölümünden sonra, yalnız
kendi ordularını değil; köy
ve şehirlerini bile, bu
prensiplere göre
düzenlediler. Atilla'nın
ordularından bahseden
İskandinav efsaneleri, O'nun
24 tümeninden ve 6
ordusundan söz açıyorlardı.
Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu ve
24 torunu gibi, bütün bunlar
bize gösteriyor ki, "Oğuz
Kağan destanı zihinlerde ve
hayallerde yaratılmış bir
hikâye değil; Türk toplumunu
anlatan ve yansıtan bilgiler
idiler".
13. TÜRK DEVLETİ DÜNYA
DEVLETİ İDİ
"Eski Türkler yeryüzünü bir
Türk devleti, Oğuz Kağanı da
bütün insanlığın bir
hükümdarı olarak
düşünüyorlardı":
Oğuz Han, 6 oğlunu toplamış
ve onlara, birçok öğütler
vermişti. Bundan sonra
beyleri ile, milletini de
biraraya getirerek, büyük
şölenler ile ziyaretler
verdiğini de görüyoruz. Eski
Türk Kağanları, savaşlardan
önce ve sonra bütün milleti
toplar ve onlara, büyük
ziyaretler verirlerdi. Bu
toplantılar aynı zamanda,
birer "kurultay" ve
"danışma" toplantıları
idiler. Uygurların Oğuz
destanına göre, Oğuz-Han
konuşmağa başlamış ve kendi
devletini tarif etmişti.
O'na göre:
"Yukarıda gök, kendi
devletinin bir çadırı gibi
idi. Güneş de Oğuz-Kağan
devletinin bir bayrağı
olacaktı".
Zaten eski Göktürk yazıtları
da öyle diyorlardı:
"Yukarıdaki mavi gök,
aşağıdaki yağız yer
yaratıldığında ikisi
arasında da insanoğlu
yaratılmış insanoğlunun
üzerine de, atalarımız Bumın-Kağan
ile İstemi-Kağan, Han olarak
oturmuşlar". Göktürk
devletini kuran Bumın ve
İstemi-Kağan, yalnızca Türk
milletinin değil; gök ile
yer arasında yaşayan, bütün
insanlığın hükümdarları
idiler. Onlar, bu tahta
Tanrı tarafından oturtulmuş
ve bütün yeryüzünü idare
etme yarlığı da, yine Tanrı
tarafından onlara
verilmişti. Bu fikir,
Türklerin yalnızca devlet
idare etme düşüncelerinde
değil; Türk dininin çok eski
prensipleri içinde de
bulunuyordu. Büyük Hun
Devleti ile, daha sonraki
Türk devletlerinde, bu
düşüncenin türlü ve sayısız
örneklerini bulabiliyoruz.
"Oğuz-Kağan'ın akınları,
sonraki Türkler tarafından,
kendi bilgilerine göre,
ilâve edilmiş bölümlerdi":
Şimdiye kadar sözünü
ettiğimiz konular,
Oğuz-Kağan destanının
esasını meydana getiren
bölümlerdi. Artı |