|

gaye
olarak düşündüğümüz şeyi
evvela belirtmek ve ondan
sonra bu gayenin
gerçekleşmesini sağ/ayacak
yollan görüşmek isabetli
olacaktır. Gaye Türk
milletini, insanca
usullerle, en kısa yoldan,
kendi gücüyle ayakta
durabilecek, kuvvetli,
müreffeh, mutlu, hak ve
şereflerine sahip bir millet
haline getirmek ve modern
uygarlığın en ön safına
geçirmektir.
İnsanlar nasıl her şeyden
önce kendi kendilerine
hürmetkar olmak, kendi
benliklerini hürmet duygusu
ile hissetmek mecburiyetinde
iseler, milletlerin de kendi
kendilerine hürmetkar
olmaları, kendi varlıklarına
güvenmeleri ve kendi
varlıklarına duyulan saygı
ve güvenle çalışmaları
sayesinde mutluluğa ermeleri
mümkündür.
Bir insanın, kendine saygısı
yoksa, kendini aşağı
görürse, kabiliyetsiz
hissederse, o insanın büyük
iş yapması, içinde bulunduğu
çevreye yararlı olması
mümkün olamaz. Bir insan bir
hendeğe doğru "Ben bu
hendeği atlayamam, gücüm
yetmez, kabiliyetim yoktur
endişesiyle ümitsiz ve
tereddütlü gelirse, o
hendeği aşamaz, atlayamaz.
Bir insan kendine güvenerek
"Ben kuvvetliyim, ben bu
hendeği hiç yüksünmeden
atlayabilirim" diye
korkusuzca gelirse atlar.
Zafer, hiçbir zaman
mahvolduklarını zannedenler
tarafından kazanılamaz.
Milletlerin hayatı da
böyledir. Milletler kendi
varlıklarının değerini
hissederler, kendi
kudretlerine inanç duyarlar,
kendi izzetinefislerini her
şeyin üstünde tutabilirler
ve kendi varlıklarına saygı
duyarlarsa, uygarlık alemine
büyük varlık gösterirler,
büyük eserler meydana
getirirler ve aynı zamanda
kendi toplumları içinde
yaşayan bütün insanları
mutluluğa, refaha
erdirirler. Bundan dolayıdır
ki, biz prensiplerimizin
başına milliyetçiliği koy
Milliyetçilik:
Dünya üzerinde insan
toplulukları milletler
halinde yaşamaktadırlar. Her
millet kendi özelliklerini
korumaya, geliştirmeye
gayret etmekte ve kendi
topluluğunu diğer
milletlerden daha ileri,
daha yüksek, daha refahlı
yapmaya çalışmaktadır.
Milletler arasındaki bu
rekabet ve karşılıklı
yarışma, milleti meydana
getiren insanların müşterek
duygular halinde
birleşmeleri ve müşterek bir
milli şuur etrafında
toplanarak kendi toplum
varlıklarını belirli
hedeflere yöneltmek şuuruna
sahip olmalarıyla mümkündür.
Milletlerin faaliyetlerinde,
yükselmelerinde ve kendi
toplumlarını refaha
kavuşturmak, geliştirmek
çabalarında milliyetçilik
şuuru ve milliyetçilik
duygusu başlıca tesir yapan
faktör olmaktadır.
Milliyetçilik duygusundan
yoksun olan bir toplumun
millet manzarası göstermesi
mümkün değildir.
Milliyetçilik duygusuna
sahip olmayan, milli şuura
sahip olmayan bir topluluğun
bir arada yaşaması mümkün
değildir. Böyle bir duygudan
ve şuurdan mahrum
toplulukların dış olayların
en ufak bir tesirine karşı
kendilerini
koruyamadıklarını, hatta dış
tesirler olmasa dahi kendi
kendilerine dağıldıklarını
ve belirli vasıfları olan,
belirli hedefleri olan bir
topluluk hüviyetinden
çıktıkların görmekteyiz.
Türk milletini yükselmesi ve
tehlikelerden korunması,
Türk milletini meydana
getiren kişilerin teker
teker milli şuur sahibi
olmasına ve kalplerini
millet sevgisi, vatan
sevgisi ile çarpmasına
bağlıdır. Bunun için milli
doktrin Dokuz İşık'ın
birinci ilkesi olarak
milliyetçiliği koymuş
bulunmaktayız. Şüphesiz
burada bahis konusu edilen
milliyetçilik Türk
milliyetçiliğidir. Türk
milliyetçiliği ne demektir?
Türk milliyetçiliği, Türk
milletine karşı beslenen
derin sevgi, bağlılık
duygusunun, müşterek bir
tarih ve müşterek hedeflere
yönelme şuurunun ifadesidir.
Türk milliyetçiliği insani
duygularla beslenen bir
anlayıştır. Türk
milliyetçiliği ki ne garazı
esas kalmayan, sevgiyi esas
alan bir düşünce tarzıdır.
Milliyetçilik, milletinin
sevmek, vatanının sevmek ve
milletinin tehlikelere karşı
korunması için her
fedakarlığı göze almak
duygusu ve düşüncesidir.
Türk milliyetçiliği bütün
Türkleri kardeş sayan bir
düşüncedir. Türkiye
Cumhuriyeti sınırları içinde
yaşayan ve kendisini Türk
milletinin bir mensubu kabul
eden herkesi kardeş sayan
bir düşünce ve görüştür.
Türk milliyetçiliği Türk
milletinin gözüyle olayları
görmek ve değerlendirmek
zihniyetini ifade
etmektedir. İster Türkiye
içinde olsun, ister Türkiye
dışında olsun, cereyan eden
her olayın Türk milletine
zarar getirmemesini istemek,
düşünmek ve denilebilir.
Bunun yanı sıra Türk
milletinin gerek Türkiye'de
gerek Türkiye dışında
meydana gelen olaylardan
azami ölçüde yararlanmasını
istemek,meydana gelen her
olayın Türkiye'ye azami
ölçüde yarar sağlamasını
düşünmek ve bunun için çaba
harcamakta Türk
milliyetçiliğinin bir gereği
olarak görülmelidir. Millet
tarifini ele almakta Türk
milliyetçiliğini belirlemek
için yarar vardır.
Türk millet dediğimiz gerçek
nedir? Bugün Türk milleti
dediğimiz gerçeği şu şekilde
tarif etmek mümkün. Müşterek
bir tarihten gelen ve
müşterek bir tarih şuuruna
sahip bulunan, aynı dine
mensup, aynı kültürle
yoğrulmuş, aynı devleti
kurmuş, yaşatmış ve bugün de
aynı devletin sahibi ve
bayrağı altında yaşayan,
sınırları içinde yaşayan
insan topluluğu Türk
milletini teşkil etmektedir.
Yani Türkiye Cumhuriyeti
sınırları içinde yaşayan ve
Türklüğü benimseyen, aynı
tarihe mensup, aynı tarih
şuurunu taşıyan ve aynı
kültürle yoğrulmuş, aynı
dine mensup insan topluluğu
bugünkü milletimizi meydana
getirmektedir. Türk milleti
tarifi, bu çizilen
çizgilerin dışına ayrıca
taşmaktadır. Türk milleti
büyük bir millet olduğu için
bugün dünya yüzerinde geniş
sahalara yayılmış ve
dağılmıştır. Bugün dünya
üzerinde yaşayan aynı dine
mensup, aynı tarihe mensup
ve aynı dili konuşan Türk
topluluklarının sayısı yüz
yirmi milyon civarında
tahmin edilmektedir.
Bunların ancak üçte biri
Türkiye sınırları içinde
bulunmaktadır. Bugünkü
Türkiye sınırları dışında
kalan Türkleri Türk
milletinden saymayacak
mıyız? Bugünkü Türkiye
Cumhuriyet sınırları dışında
kalan Türkler de Türk
milletindendir. Onlar da
Türk milleti deyiminin
içindedirler. Ancak Türkiye
Cumhuriyeti sınırları
dışında kalan Türkler başka
topraklarda, başka
milletlerin idaresi altında
bulunmaktadırlar. Bugün
dünya üzerinde biricik
bağımsız Türk Devleti olarak
Türkiye Cumhuriyeti
bulunmaktadır. Türkiye
Cumhuriyeti bütün Türklük
meselelerini sahibi ve temel
varlığıdır. Bu bakımdan
Türkiye Cumhuriyetinin
birinci planda ele alınması
ve korunması, yüceltilmesi
başlıca konuyu teşkil
etmelidir. Türk milletinden
olmak, Türk milletini sevmek
ve Türk devletine sadakatle
hizmet aşkı taşımak, vatana
bağlılık duygusu içinde
bulmak ve Türk Milletinin
yükselmesi için elinden
gelen her fedakarlığı yapmak
ve çalışmak duygusu ve
şuurudur. Bu duygu ve bu
şuuru taşıyan herkes
Türk'tür. Kalbinde yabancı
başka bir milletin özlemini
özentisini
taşımayan,kendisini Türk
hisseden Türklüğü benimseyen
ve Türk milletine, Türk
devletine hizmet aşkı
taşıyan herkes Türk'tür.
İşte Türk milliyetçiliğinin
temel görüşü budur. Bu görüş
ışığında olayları
değerlendirmek zorunluluğu
vardır. Türk milliyetçileri
sadece Türkiye Cumhuriyeti
sınırları içinde bulunan
Türklerle mi ilgilenecektir?
Türkiye Cumhuriyeti
sınıriarı dışında kalan
Türklerle münasebetlerimiz
ve bunlara karşı tutumumuz
ne olmalıdır? Bu sorulara
verilecek cevap şudur: Türk
milliyetçiliği, dünya
üzerinde nerede Türk varsa
onlarla ilgilidir. Onlara
karşı derin bir sevgi ve
ilgiyle doludur. Dünyanın
neresinde Türk varsa bu
Türklerin iyi durumda
olmaları, bu Türklerin
yükselmeleri, korunmaları,
kendilerine mümkün olan her
çeşit yardım ve desteğin
sağlanması Türk
milliyetçiliğinin şaşmaz
düsturudur. Ancak Türk
milliyetçiliği Türkiye
Cumhuriyeti sınırları
dışında bulunan Türklerle
ilgisinde ve
münasebetlerinde, bu ilgi ve
münasebetlerin Türkiye
Cumhuriyetimi tehlikeye
sokmayacak, Türkiye
Cumhuriyeti'ne zarar
vermeyecek şekilde
yürütülmesi prensibini esas
alır.
Yurdumuzda iç politika
mücadeleleri, politika
menfaatleri dolayısıyla Türk
milletinin yüksek davaları
çiğnenmiştir; zarara
sokulmuştur. Türkiye'de
Turancılık görüşleri
hakkında yalan yanlış
iddialar ortaya atılmış ve
Turancılık düşüncesi,
Turancılık fikri kötü,
zararlı bir düşünce olarak
Türk milletine tanıtılma
yoluna gidilmiştir.
Yunanlılar için Enosis
neyse, Ruslar için
Panislavizm neyse, Almanlar
için Alman Birliği neyse,
Araplar için Arap Birliği
neyse, İranlılar için
Panaryanizm neyse, Türkler
için de Turancılık odur.
Milliyetçilik, Türk
milletine karşı beslenen
derin sevginin ifadesidir.
Kalbinde başka bir ırkın
gururunu taşımayan ve
kendisini samimi olarak Türk
hisseden ve Türklüğe adayan
herkes Türk'tür. Biz; Türk
milletine mensup olduğumuza
göre, bu milletin içinden
çıkmış insanlar olduğumuza
göre, elbette ki kendi
milletimize karşı derin bir
bağla bağlı olacağız ve bu
milletin yükselmesi için, bu
milletin haklarını daima her
çeşit tesirlerden uzak, her
şeyin üstünde bulundurulması
için çalışmayı görev
tanıyacağız. İşte bu
sebeplerden dolayı bizim
milliyetçiliğimiz, Türk
milletine karşı duyulan
derin, köklü bir sevgi ve
Türk milletinin içinde
bulunduğu müşkül durumdan
bir an önce, en modern
uygarlığın en ön safına
geçirilmesini sağlamak
duygusundan kuvvet alır.
Milliyetçiliğimiz
başkalarına karşı kin, garez
duygularıyla beslenmez.
Demek ki, Türk
milliyetçiliği, Türk
milletine karşı duyulan
derin sevgi, bağlılık ve onu
güç durumdan, baskıdan uzak,
şerefiyle yaşayan, müreffeh,
mutlu ve modern uygarlıkta
en ön safa geçmiş bir hale
getirmek isteği ve bu
isteğin yarattığı duygudur.
Birinci prensibimiz olan
milliyetçiliğimizin özet
olarak tarifi budur.
Bunun yanında Türkçülük
kelimesini de ilave
ediyoruz: Milliyetçiyiz,
Türkçüyüz. Neden Türkçüyüz?
Çünkü milletimiz Türk
milletidir. Türkçülük ne
demektir? Türkçülük, Türk
milletinin hayatının her
safhasında yapacağı her
şeyin Türk ruhuna, Türk
geleneğine uygun olması ve
Türk'e yararlı olması
amacının, fikrinin ön planda
tutulmasıdır, Türkçe
konuşacağı, Türkçeyi daima
her şeyin üstünde tutacağız.
Yapılacak her işte Türklük
ruhuna, Türk'ün özelliğine
uygun ve Türk milletine
yararlı olması şartını göz
önünden kaçırmayacağız.
Türkçülüğün de kısaca tarifi
budur. Birinci prensibimiz
olarak aldığımız
Milliyetçilik ve Türkçülük,
kısaca yaptığımız bu izah ve
tarifle işte bu şekilde
ortaya konmuş oluyor.
ülkücülük
ülkücülük batı dillerinden
dilimize giren idealistlik
kelimesiyle aynı olan bir
anlam belirtmektedir.
ülkücülük veya idealizm
insan kafasının içinde elde
edilmesi, varılması en
mükemmel, en güzel,
kendisini mutlu edecek
hedeflerin tasarlanması ve
bu hedeflerin
gerçekleştirilmesi için arzu
gösterilmesi ve çalışılması
anlamını taşır. İnsanlar
arasında idealistler
yetişmeseydi insanlık bugün
dünyayı aydınlatan birçok
gelişmelerini, birçok
alanlardaki yükselişlerini
sağlayamazdı. Her gerçek,
her fikir önce insanların
kafasında bir hayal olarak
doğar. İnsanlar hayal
ederler. Hayal kurarlar. Bu
hayalleri kendileri için iyi
olan, kendilerinin
özledikleri, elde etmekle
mutluluk duyacakları
birtakım istekleri, birtakım
özleyişleri belirtir.
İnsanlar hayalleriyle büyük
ölçüde insan olurlar.
İnsanlar hayalleriyle diğer
canlılardan bir ayrıcalık
gösterirler ve gerçekten
insanlık vasfını kazanmış
olurlar. İşte ülkücülük de
yani idealizm de insanların
ve insan toplulukların
kendileri için varılması
mutluluk sağlayacak,
varılmasıyla en gelişmiş, en
yükselmiş bir durum
sağlayacak, bir hayalin
düşünülmesi ve insan
beyninde tasarlanarak
şekillendirilmesidir.
Her toplumda idealistler
vardır, ülkücüler vardır ve
ülkücülerin, idealistlerin
bulunuşu toplumlar için bir
saadettir; büyük bir
talihtir! Türk milleti için
bizim düşündüğümüz ülkü
nedir? Türk milleti için
tasarladığımız ideal nedir?
Her şeyden önce Türk
milletinin ahlakta,
maneviyatta, insanlık
duygularında en yüksek
seviyede bulunması, yaşaması
ve ilimde, teknikte dünyanın
en ileri gitmiş varlığı
haline gelmesi ve ekonomik
açıdan kalkınmış, tarımını
modern tekniğe göre
geliştirmiş ve modern
sanayii kurulmuş, refahlı
bir toplum haline gelmesi,
Türk toplumu için bir Türk
milliyetçisinin düşüneceği
ülkünün esaslarından mühim
bir kısmını teşkil
etmektedir. Türk
milliyetçiliğini,
ülkücülüğünün sınırları
içinde sade bunlar mı
vardır? Sade bunlar değil
başka düşünceler, başka
hedefler de vardır. Bu
hedefler Türk milletinin hiç
kimseden merhamet
dilenmeyecek bir duruma
gelmesi, kendi gücüyle
ayakta duran, kendi gücüyle
varlığını koruyabilen ve
sözünü dünyanın her yerinde
saydırabilen bir varlık
haline gelmesi düşüncesidir.
Bunun yanı sıra Türk
milletinin haklarını her
zaman dünyaya tanıtabilmesi,
dünyaya duyurabilmesi
düşüncesidir ve bunun yanı
sıra bütün Türklerin
kölelikten, yabancıların
buyruğu altında yaşamaktan
kurtulmaları ve Self
Determination, yani kendi
mukadderatına kendilerinin
hakim olması kutsal
prensibine göre, hepsinin
bağımsız hale gelmeleri,
bağımsız olmaları Türk
ülkücülüğünün bir diğer
görüşü, düşüncesidir. Bunun
için milli doktrinin önemli
bir ilkesi olarak ülkücülüğü
almış bulunmaktayız.
Türk milliyetçilerinin
ülkücülük tarifinin
sınırları içinde bulunacak
görüşleri, fikirleri ancak
genel olarak işaret etmiş
bulunmaktayız. Türk
ülkücülüğünün hedef aldığı
düşünceler genel olarak
belirtilmiş olan bu
fikirlerden ibaret değildir.
ülkücülüğümüzün içerisinde
her mesleğe mensup Türk
milliyetçilerinin kendi
mesleklerinde en ileri, en
yüksek ve gerek kendi
milletimiz için. gerek
insanlık için en çok yararlı
neticeleri elde etmek görüşü
de yer alacaktır. Bir Türk
Milliyetçisi kendi toplumu
için, kendi milleti için
idealizmi daima göz önünde
bulunduracak, bu genel
idealizm prensipleri ile
birlikte kendi sahası, kendi
branşı ile ilgili
çalışmalarında da bu temel
ve genel mahiyetteki
ülkücülüğün esaslarına
uygun, onunla bütünleşmiş
bir halde kendi branşı ile
ilgili ülkücülüğünü de
tespit edip güdecektir.
ülküler uzak hedeflidir,
uzun vadelidir. Bir ülkünün
hemen yarın gerçekleşmesi
mümkün olmayabilir. ülküler
önümüzdeki yılları,
önümüzdeki yüzyılları
kapsayabilir. Ama ülkü
insanının kalbini aydınlatan
bir ışıktır. ülkü insanlara
yönünü tayin etmesini
sağlayan bir kılavuzdur.
Milletler için de milli
ülkü, milletin kılavuzu,
milletin yolunu aydınlatan
güneşidir. ülküsüz insan
çamurdan bir varlık gibidir.
ülküsüz insan dümensiz,
pusulasız bir gemi gibidir.
Bunun için her Türk
milliyetçisi, her Dokuz
Işıkçı mutlaka ülkücü
olacaktır, mutlaka ülkü
sahibi bulunacaktır. Hem
milli ülkü sahibi olacaktır,
hem insani ülkü sahibi
olacaktır, hem de kendi
mesleğiyle ilgili ülkücü bir
kişiliğe sahip olacaktır ki,
hem de kendi mesleğinde
başarılı, yararlı bir kişi
olarak gelişsin hem de
mensup olduğu topluma,
milletine yararlı hizmetler
yapsın,insanlığa yararlı
faaliyetler gösterebilsin.
Bunun için Dokuz Işık
doktrininin çok önemli
ilkelerinden olan ülkücülüğe
büyük değer vermekteyiz.
ülkücüyüz! İnsanlık ailesi,
yeryüzünde yaşayan bütün
insanlar, milletler denen
aynı aynı üyelerin bir araya
gelmesinden meydana gelir.
Bir insan, insan olmak
isterse, insanlığa hizmet
etmek isterse, evvela kendi
milletine hizmet etmeli,
kendi milletini yükseltmeye,
kendi milletini mutlu
kılmaya çalışmalıdır. Bunu
yaptığı takdirde aynı
zamanda insanlığa da hizmet
etmiş olur. Çünkü bir insan
kendi ailesini düşünür ve
ona karşı vefalı kalırsa,
insanlık duygulan en olgun
seviyeye erişeceği için,
kendi ailesi dışındaki
insanlara karşı da yaranı ve
vefalı olur. Bir insan kendi
milletine faydalı olamaz,
kendi milletine karşı
bağlılık duymazsa, onun
insanlığı düşünmekten
bahsetmesi nihayet bir
fantazi olur. İnsan,
yetiştiği toprağın,
yetiştiği milletin refahını,
iyiliğini, saadetini ve
şerefini temin etmelidir.
Bunu yaptığı takdirde, o
millet insanlığın bir
parçası olduğu için,
dolayısıyla insanlığa da
hizmet etmiş olur.
ülkücülüğümüz nedir?
ülkücülüğümüz; Türk
milletini en kısa yoldan en
kısa zamanda modern
uygarlığın en üst seviyesine
çıkarmak; mutlu, müreffeh
hale getirmek; bağımsız,
özgür, kendi haklarına sahip
bir hayata kavuşturmaktır.
Kişilere hürriyet,
milletlere istiklal başta
gelen prensiplerimizdendir.
İnsanlar hür ve eşit haklara
sahip olarak doğarlar.
Kabiliyet ve görevlerinin
dışında insanlar haklarına
tam olarak sahip
kılınmalıdırlar.
Toplum içerisinde insanlar
kişisel liyakat ve
kabiliyetlerine göre
görevlendirilmeli ve bir
sıraya konulmalıdır. Bütün
bunlarla beraber ayrımsız
olarak herkese bir imkan
eşitliği sağlanmalıdır.
İmkan eşitliği derken
mücerret anlamda bir eşitlik
anlaşılmamalıdır. Bu
ülkücülüğümüzün içine bu
günkü sınırlarımızın dışında
bulunan Türklere ait
herhangi bir şey girer mi?
Türk adı taşıyan herkes
bizim sevgi ve ilgimizin
çevresi içindedir. Bundan
vazgeçemeyiz. Bu her
milletin tabii hakkı olduğu
gibi Türk milletinin de
tabii hakkıdır. Bu günün
Birleşmiş Milletler
Anayasası, yeryüzünde
yaşayan her millete "kendi
mukadderatına hakim olma"
(şelf determination)
dedikleri prensibi kutsal
bir prensip olarak ilan
etmiştir. Bugün Afrika'da
yaşayan ve bugüne kadar
hiçbir bağımsız devlet
kuramamış olan Zencilere
dahi, kendi mukadderatına
hakim olma (şelf
determination) hakkı kutsal
bir hak olarak tanınır ve
bunların her biri yabancı
boyunduruğundan,
sömürgecilerin elinden
kurtulup bağımsızlığını
alırken, başkalarının
boyunduruğu altında tutsak
bulunan Türklerin
tutsaklıktan kurtulmasını
istemek, dilemek, bunun için
iyi niyetler taşımak, Türk
olan herkes için en tabii ve
kutsal bir haktır.
Fakat biz ülkücülüğümüzde
daima gerçekçi olmayı ve
girişilecek faaliyetlerde
Türkiye'yi hiçbir zaman
tehlikelere, risklere, ,
maceralara sürüklemeyecek
bir yol üzerinde bulunmayı
esas kabul ederiz.
ülkücülüğümüz bir macera
fikri değildir.
ülkücülüğümüz, Türk
milletinin en kısa, yoldan,
en kısa zamanda modern
uygarlığın en üst kademesine
yükseltilmesi, müreffeh,
mutlu bir hayata
erdirilmesi, kendi gücüyle
ayakta durabilecek bir hale
getirilmesi ve her çeşit
korkudan, baskıdan uzak
olarak, hür, müstakil
yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü
aynı zamanda Türk olan
herkese karşı ilgi ve sevgi
göstermeyi, onların
mutluluğunu dilemeyi ve
onların mutluluğunu,
Türkiye'yi risklere,
tehlikelere maruz
bırakmadan, bırakmaksızın,
bırakmamak şartıyla
sağlamaya çalışmayı içine
alan bir ülkücülüktür.
Ahlakçılık:
Bir toplumda insanların
birbirlerini incitmeden,
birbirlerine zarar vermeden,
sağlıklarını koruyarak,
tabiat güçlerinin
tesirlerinden en iyi
yararlanacak şekilde
hareketlerini tanzim
etmelerini sağlamaya yarayan
kurallarının toplamı ahlakı
meydana getirir. Ahlak,
kişinin davranışlarını
ayarlayan, sınırlayan ve bu
davranışların hem kendisi
için yararlı olmasını,
kendisine mutluluk
sağlayacak şekilde
düzenlenmesini hem de
çevresini rahatsız etmeden,
zarara sokmadan çevresiyle
uyuşmasını sağlamak üzere
konulmuş olan kaidelerdir;
münasebet prensipleridir,
yaşama prensipleridir. Ahlak
insanların inancından ve
dünya görüşünden doğmakta,
kaynağını almaktadır. Bunun
için, gerek toplumun gerekse
toplumu meydana getiren
kişilerin ayrı ayrı
inançları, yaşama görüşleri,
yaşama felsefeleri ahlakın
kaynağını, temelini teşkil
etmektedir. Bu bakımdan
kişilerin ve toplumun dünya
görüşü, yaşama felsefesi ve
taşıdıkları inanç çok
önemlidir.
Biz, Türk toplumunun dünya
görüşünün, yaşama
felsefesinin kendi dini
inançlarından, İslamiyet'ten
ve milli tarihten kökünü
aldığını görmekteyiz.
Bunlara ilave olarak,
milletimizin geçirdiği
tecrübeler ve yurdumuzun
içinde bulunduğu şartlar da
toplumumuzun düşünce ve
inançlarında tesirli
faktörlerdir. İşte bu kaynak
ve faktörlerin tesiri
altında, Türk milletinin
mutluluğunu sağlayacak, Türk
milli ahlakına önem vermek
zorunluluğuyla karşı
karşıyayız. Ahlaksız kişi,
ahlaksız toplum mutlu
olamaz. Böyle bir toplum
kalkınamaz, böyle bir toplum
yüksek düşünceler, kutsal
inançları uğruna fedakarlık
ve feragat gösteremez,
insanlık tarihine şeref
veren büyük eserler,
insanların uzun sabır
yıllarıyla güçlüklere göğüs
gererek, katlanarak,
feragatle çalışmalarıyla
meydana getirdikleri yüce
hizmetler, inancın insanlığa
kazandırdığı, , köklü imanın
ve yüce bir ülküye, ideale
bağlanmanın kazandırdığı
varlıklar, olmuştur. Bunun
için biz de Milli doktrin
Dokuz Işık'ın önemli bir
ilkesi olarak ahlakçılığı
almış bulunmaktayız.
Ahlakçılıkla kastettiğimiz
şey, her şeyden önce
kişilerin ve toplumun milli
ahlak kurallarına bağlı
olarak yetiştirilmesi ve
milli ahlak kurallarına
bağlı olarak yaşaması
ilkesidir. Bu sağlanmadıkça
toplumumuzun kalkınması ve
toplum içinde haksızlıkların
önlenmesi, ıstırapların
önlenmesi, kişilerin ve
toplumun mutluluğunun
sağlanması mümkün olamaz.
Ahlakçılık derken her şeyden
önce milletimizin dini olan
islamiyet esaslarını ve
İslam inançlarını bunun
başlıca kaynağı olarak
almaktayız Bunun yanı sıra
kendi milli geleneklerimizi,
milli tarihimizi ve
milletimizin geçirmiş olduğu
çeşitli tecrübelerin bize
kazandırdığı kuralları göz
önünde bulundurmaktayız.
Ahlakçılığımızın içinde
İslamiyet esasları. İslam
inançları başlıca yer
almakla beraber bununla
yoğrulmuş olan ve
tarihimizden gelen Türk
töresi de yer almaktadır.
Gerek dinimizin, bize
emrettiği ahlak gerek milli
törelerimizin bize emrettiği
ahlak kurallarından başta
geleni millet varlığının,
kişi ve toplum kurallarından
başta geleni, millet ve
toplum varlığının üstünde
yer aldığıdır. Toplumun
milletin, vatanın, devletin
menfaatleri daima kişilerin
menfaatlerinden önde gelir
ve önde tutulması gerekir.
Bunun yanı sıra yine
kaynaklarımızın bize
göstermiş olduğu kuralların
başlıcalarından birisi de
her ne olursa olsun dürüst
hareket etmek, sabırlı
hareket etmek ve büyüklere
karşı saygılı, itaatli
olmak, küçüklere karşı
şefkatli olmak ve sevgi
göstermek ilkesidir. Bunun
yanı sıra disiplinli
yaşamak, disiplinli bir
toplum olarak hareket etmek
de töremizin dayandığı
başlıca ilkelerdendir.
Disiplin dediğimiz zaman
neyi kastetmekteyiz?
Disiplin dediğimiz zaman
ahlak kurallarına bağlı
olmak, kanunla saygılı ve
itaatli olmak, büyüklere
saygılı olmak, küçüklere
karşı daima adaletli,
şefkatli olmak ve büyük
küçük karşılıklı olarak
herkesin birbirlerinin
hakkına, hukukuna riayetkar
olmasını kastetmekteyiz.
Bunların yanı sıra yine
törelerimizin bize tavsiye
etmiş olduğu bir diğer ilke
de yüksek vazife duygusuna
sahip olmak, yüksek görev
duygusu taşımak ve görevi
namus saymaktır. Görev,
kişinin kendisi için, yurdu
için, milleti için yapmakla
yükümlü olduğu iş demektir.
Bunda ciddi olması ve
görevini aksatmadan yapması
törelerimizin gereğidir.
Ahlakçılığımız dini, milli,
manevi değerlerimize
dayanmakla beraber tabiat
kurallarına aykırı olmamak
şartını da içinde
bulundurmaktadır. Tabiat
kurallarıyla bağdaşacak
şekilde ahlak kurallarının
tanzimi ve yürütülmesi, onun
işlerliği için gerekli
bulunmaktadır. Ahlak her
şeyin esasıdır. Ahlakı
olmayan bir toplumun hiçbir
işi başarılı olamaz ve o
toplumda hiçbir şey iyi bir
durumda bulunamaz. Fakat
ahlakçılığın dayandığı
birtakım temeller vardır.
Bizim ahlakçılığımızın
dayanacağı temeller
şunlardır : Türk ahlakı,
Türk geleneklerine, Türk
ruhuna, Türk milletinin
inançlarına uygun olacaktır.
Türk ahlakı, hiçbir zaman
insan ruhuna aykırı
olmayacak, inançlarımıza da
bağdaşan bir takım temellere
dayanmış bir ahlak
olacaktır. Ahlakçılıkta
gözeteceğimiz,
araştıracağımız şeylerden
biri de, Türk ahlakının,
Türk milletinin yükselmesi,
yaşaması ve korunmasını
sağlamaya yarayacak esasları
içinde toplanması olacaktır.
Yani Türk milletinin
yaşamasına zararlı olacak
kaideler, Türk
ahlakçılığının içinde yer
alamaz. Demek ki, ahlakçılık
ilkesine esas olarak kabul
ettiğimiz şeyler Türk
milletinin ruhuna uygun
olmak Türk milletinin
geleneklerine adetlerine ve
inançlarına uygun olmak,
tabiat kanunlarına uygun
olmak ve Türk milletine
yararlı olmak esaslarına
dayanacaktır.
Toplumculuk:
Toplumculuk demek : Toplum
menfaatinin, toplum
varlığının, kişi varlığının
üzerinde gözetilmesi
demektir. Bu ilke de Türk
töresinden kaynağını
almaktadır. Türklerin tarih
boyu yaşayışlarında daima
milletin varlığı, vatanın
menfaatleri, devletin
menfaatleri ve varlığı kişi
varlığının üzerinde, kişi
varlığının önünde yer
almıştır. Onun için milli
doktrin Dokuz Işık'ın
toplumculuk ilkesi de bu
görüşü ortaya koymak için
milli doktrin içinde yer
almıştır. Kişiler, toplumun
yararını, toplumun
yükselmesini, Türk
milletinin korunmasını,
yükselmesini, yaşatılmasını
her şeyin üstünde görecekler
ve her hareketi Türk
milletine yararlı mı yoksa
zararlı mı olur düşüncesiyle
değerlendireceklerdir. Bu
ilkenin genel anlamda
ifadesi budur.
Toplumculuk görüşü başlıca
iki bölüme ayrılır.
Birincisi : Ekonomik görüşü
teşkil eden bölümdür. Diğeri
ise sosyal yapıyı
ilgilendiren, sosyal görüşü
temsil eden bölümdür.
Ekonomik görüşümüzü şöylece
ifade edebiliriz. Türk
milletinin süratle
kalkınması, tarımını modern
hale getirmesi ve modern
sanayi kurması
gerekmektedir. Bize göre
Türkiye bir tarım ülkesi
olarak kalamaz. Türkiye'nin
sadece bir tarım ülkesi
olduğunu kabul etmek mümkün
değildir. Buna karşılık
Türkiye'yi tarımı ihmal
ederek yalnız sanayi ülkesi
haline getirmek de
düşünülemez. Bir milletin
güçlü olması, bir milletin
refahlı ve mutlu olması hem
tarımda hem de sanayide
dengeli bir şekilde
kalkınmış, ilerlemiş
bulunmasına bağlıdır. .Bunun
için. biz tarıma da en
yüksek önemi vereceğiz,
sanayileşmeye de en yüksek
önemi vereceğiz ve her iki
alanda milletimizin süratle
ileri gitmesini sağlayacak
tedbirleri alacağız.
Tarımımızı ilme ve tekniğe
dayanan modern bir tarım
haline getireceğiz.
Türkiye'mizi süratle
sanayileştireceğiz ve her
çeşit modern makineleri,
fabrikaları, araçları,
gereçleri kendi ilim
adamlarının,
teknisyenlerinin bilgisiyle
ve kendi insanlarının el
emeğiyle kendi topraklarında
kurulmuş fabrikalarda
yapabilen bir hale
getireceğiz. ülkemizin kısa
zamanda refaha kavuşabilmesi
için tarımda ve sanayide
modern, standart kitlevi çok
üretim sağlamak başlıca
hedefimizi teşkil edecektir.
Çok üretim ancak Türkiye'yi
refahlı yapabilir ve
sıkıntılardan kurtarabilir.
Bununla beraber, bunlardan
ayrılmaz kabul ettiğimiz
diğer bir görüş de gerek
devlet idaresinde, gerek
milletimizi meydana getiren
her vatandaşın yaşayışında,
tasarrufu hakim kılmak
görüşüdür. Yurdumuzda büyük
israflar yapılmaktadır.
İsrafların önlenmesi ve her
alanda tasarrufa gidilmesi
sermaye birikimi sağlamakta
ve Türkiye'nin süratle
kalkınmasını teminde
başvuracağımız tedbirlerden
birisi olacaktır. Çok üretim
sağlamak, çok ihracatta
bulunabilmek ve aynı zamanda
tasarrufu hakim kılan bir
yaşayışı memleketimizde
yürürlüğe koymak
Türkiye'mizin kalkınmasını
sağlayacak genel esaslardır.
Bunları belirttikten sonra
Türk milletinin kalkınması
için uygulayacağımız model
nedir?
Bu model "üçlü Esasa Dayanan
Karma Ekonomi" modeli
olacaktır. Yeni hem özel
teşebbüs desteklenecek,
yardım görecek hem devlet
eliyle kamu yatırımları
yapılacak hem de bunlardan
başka milletimizin
insanlarını sosyal dilimler,
gruplar halinde,
kooperatifler halinde,
üretim ve tüketim birlikleri
halinde teşkilatlandırarak,
tasarruf sandıklan kurarak,
Meyak gibi, Oyak gibi
kuruluşlar meydana getirerek
millet eliyle yatırımlar
yapılması sağlanacaktır.
Özel sektör, kamu sektörü,
ve millet sektörü halinde
Türkiye ekonomisinin tanzimi
sağlanacaktır. Türk
milletini altı sosyal dilim
halinde mütalaa etmek
mümkündür. Bugün milletimizi
meydana getiren insanların
yaşayışları, mesleklere
bölünmeleri yönünden
incelediğimiz zaman % 65'ini
teşkil eden kısmının köylü
olduğunu, köylerde
yaşadığını ve çiftçilikle
geçindiğini görmekteyiz.
Bunlardan başka sayılan
4,5-5 milyonu bulan bir
esnaf kütlesinin bulunduğu
da bir gerçektir. Bunun yanı
sıra bir memur tabakasını,
sayısı bugün 3 milyonu bulan
bir işçi grubunu
görmekteyiz. Bunlardan
başlıca da serbest meslek
erbabı dediğimiz bir grup
vardır. Avukat gibi, doktor
gibi eczacı gibi kendi
bilgileri ve emekleriyle
serbest olarak çalışan
insanlarımızın meydana
getirdiği bir grubu
görmekteyiz. Bunların yanı
sıra bir de iş veren grubu
vardır. Bunları kısaca şöyle
sıralayabiliriz. Köylü
dilimi, işçi dilimi, esnaf
dilimi, memur dilimi, iş
veren dilimi, serbest meslek
mensupları dilimi. Böylece,
Türk toplumunun bugünkü
sosyal yapısı itibarıyla 6
sosyal dilimden meydana
geldiği görülmektedir.
Dokuz Işık'ın ekonomik
görüşüne göre bu 6 sosyal
dilimin kendi içerisinde
teşkilatlandırılması
gerekmektedir. Kendi içinde
bu sosyal dilimin ayrı ayrı
bir tasarruf teşkilatı
kurması gerekmektedir. Milli
doktrinin görüşüne göre
mülkiyet hakkı insanlar için
vazgeçilmez, kutsal bir
haktır. İnsan tabiatına
uygun bir haktır. İnsan
kendisinin olan bir şeye
sahip çıkar. Kendisinin olan
bir şeyi korur, saklar, onun
bakımını sağlar. Kendisinin
olmayan bir şeyle ilgisi
zayıflar veya hiç kalmaz
Bunun için milli doktrin
Dokuz Işık mülkiyeti insan
haklarının vazgeçilmez bir
bölümü kabul etmektedir.
Fakat mülkiyetin kapitalist
sistemde olduğu gibi belirli
kimselerin elinde
yığılmasına ve mülkiyet
hakkının başka kimselerin
üzerinde sulta kurmak
vasıtası olarak
kullanılmasına karşıdır.
Dokuz Işıkçı ekonomik görüş,
bir toplumda, o toplumu
meydana getiren kişilerin
her birinin ayrı ayrı
mülkiyet sahibi olması
görüşündedir. Onun için
milli doktrin mülkiyeti
bütün vatandaşlara, halka
yaygınlaştırma ilkesini
kabul etmiştir. Bu maksatla
her sosyal dilim bir
tasarruf sandığına, bir
tasarruf teşkilatına, sahip
olacaktır. Hisse senetleri
vasıtasıyla, kurulan
fabrikalar, kurulan tesisler
bu tasarrufları yapan
vatandaşlarımızın malı
olacaktır, mülkü olacaktır.
Böylece her vatandaşa
mülkiyet hakkı sağlanacak ve
mülkiyet yaygınlaştırılmış
hale getirilecektir. Dokuz
Işık'ın öngördüğü ekonomik
model budur. Bunun yanı sıra
Türkiye'nin kalkınması için
hızlı, büyük yatırımlara
girişmek ihtiyacı vardır.
Hızlı büyük yatırımlara
girmek ihtiyacı dolayısıyla
büyük sermaye birikimine
ihtiyaç vardır. Bugün
biliyoruz ki Türkiye'de
büyük sermaye birikimi şöyle
dursun, normal sayılacak bir
sermaye birikimi dahi
yoktur. O halde süratli
büyük yatırımları sağlamak
için bu büyük sermaye
birikimi nasıl sağlanır,
nasıl temin edilir? Bunların
temini için Dokuz Işık'ın
öngördüğü yollar şunlardır:
Birisi millet sektöründe
açıklandığı üzere Türk
milletinin tasarrufa sevk
edilmesi ve bu tasarruf
dolayısıyla her vatandaşın
sahip olduğu küçük
imkanların birleştirilerek
büyük sermaye birikimi
sağlanması yolu olacaktır.
İkincisi halkın
kullanılmayan emeğinin
kullanılması. Halk
enerjisinin seferber
edilmesi yoluna
başvurulacaktır.....
Biliyoruz ki insan emeği
zamana bağımlı olarak
değerlendirilmedikçe, zaman
aşımıyla muhafazası,
depolanması ve gerektiği
zaman kullanılması mümkün
olmayan bir varlıktır. Bu
sebepten insan emeğini
zamanında, ilmi şekilde,
randımanlı şekilde
değerlendirmek
gerekmektedir.
Bunun yanı sıra Türkiye'nin
kalkınmasını sağlamada
öncelikler tayin etmek
zorunluluğuyla karşı
karşıyayız. Bugüne kadar
Türkiye'yi idare eden
iktidarlar, bu öncelikler
tayininde yanılmışlardır
veyahut da öncelik tayinini
düşünememişlerdir.
Türkiye'nin bir an önce
kalkınması, refaha
kavuşması, güçlü hale
gelmesi her şeyden önce onun
modern sanayie sahip olması,
modern tarıma sahip
olmasıyla mümkündür. O haide
yatırımları öncelikle bunu
sağlamaya yöneltmek
lazımdır. Süratle
Türkiye'nin bütün tarımını
teşkilatlandırmak, modern
hale getirmek ve Türkiye'yi
süratle sanayileştirmek
yönüne yatırımları
yoğunlaştırmak lazımdır.
Buna katkıda bulunmayan
alanlara yatırım yapmak
doğru değildir. Bunları daha
sonraya bırakmak lazımdır.
Misal ne olabilir? Misal;
süslü binalar yapmak, opera
binaları yapmak, kapalı spor
salonları yapmak gibi
faaliyetlerdir. Bunu
söylemekle spor
faaliyetlerine karşı
olduğumuz veyahut sanat
faaliyetlerine, tiyatro
faaliyetlerine karşı
olduğumuz anlamı
çıkmamalıdır. Fakat
öncelikle Türk üretimini
arttıracak. Türkiye'nin
üretimini çoğaltacak ve bu
yoldan .Türkiye'nin
gelirini, iktisadi gücünü
artıracak faaliyetlerin
yapılması gereklidir. Gelir
sağlandıktan sonra, refah
sağlandıktan sonra bu gibi
imar faaliyetlerinin
yapılması çok kolaylaşmış
olur. Bunları bir sıraya
koymak görüşünü
savunmaktayız. Yani biz,
hemen ekonomiye katkıda
bulunmayan ve üretimin
artışını sağlamayan
yatırımlara ölü yatırım
demekteyiz. Türkiye'yi
kalkındırmak için ölü
yatırımlardan kaçınmak
lazımdır. Ölü yatırım
dediğimiz zaman şunu
kastetmekteyiz: Yatırdığımız
sermayenin hemen Türk
ekonomisine fazla üretim
sağlamayan, fazla gelir
sağlamayan teşebbüsler
demektir. Biz buna karşıyız.
Bunu hatalı bulmaktayız.
Bunun yanı sıra memleketin
sahip olduğu, tabii birçok
imkanları süratle
değerlendirmek
gerekmektedir.
Türkiye'nin hızla
kalkınmasında başvurulması
icap eden tedbirlerden biri
de sahip olduğumuz tabii
kaynaklan süratle seferber
etmek, değerlendirmektir.
Bundan başka çeşitli
ekonomik faaliyetler ve dış
ticaret konularında da
devletçe enerjik tedbirler
alınması görüşündeyiz.
Toplumculuk ilkesinde
gözettiğimiz hususlar üç
ayrı bölümde açıklanabilir
l- ÖZEL TEŞEBBüS :
Toplumun kalkınmasında özel
teşebbüs desteklenecek,
himaye edilecektir. Ancak bu
konuda iş verenle işçinin
karşılıklı olarak haklarının
korunması ve bu iki tarafın
münasebetlerinin milletin
zararına olmayacak şekilde
kontrol, tanzim ve nezaret
altında bulundurulması
şarttır. Demek ki, özel
teşebbüsü korumak, himaye
etmek prensibimizdir;
desteklemek, teşvik etmek
amacımızdır. Fakat bunu
yaparken iş veren işçi
ilişkilerini karşılıklı
olarak iki tarafın da
haklarını koruyacak ve her
iki tarafın münasebetlerinin
milletin zararına olmayacak
şekilde denetlenmesi,
düzenlenmesi, nezaret
altında bulundurulması
esasını şart koşuyoruz.
II-KüÇüK SERMAYENİN
BİRLEŞMESİ :
Memleketimizde yapılması
gereken pek çok büyük iş
vardır. Bunların başarılması
için halkın elindeki küçük
tasarrufların teşvik
edilerek, devlet tarafından
tanzim ve organize edilerek
birleştirilip halkın
sermayedar olacağı büyük
ekonomik teşebbüslere
girişilmesini gaye edinen
bir görüşe sahibiz. Ayrı
aynı kimselerin elinde
bulunan küçük tasarruflar,
mesela, on bin kişinin yirmi
bin kişinin katılıp
birleşmesiyle büyük sermaye
haline gelir ve bu sermaye
büyük tesislerin kurulmasını
sağlar. Bu nasıl olacaktır?
Halkımız buna alışmıştır.
Halkı buna teşvik etmek,
alıştırmak,
cesaretlendirmek, organize
etmek ve ön ayak olmak
devletin görevleri arasında
olacaktır. Bunun dışında
yapılması icap eden birçok
büyük işin ayrıca yine
devlet eliyle bizzat ele
alınarak başarılması
gerekir. Bugün Amerika gibi
en kapitalist memleketlerde
dahi, bazı büyük işler
vardır ki, tamamıyla devlet
tarafından yapılmaktadır.
Bunlar mesela : Atom, füze
araştırmaları ve ilmi
araştırmalar gibi büyük
organizasyon isteyen, büyük
masraflar isteyen işlerdir.
Bunların tamamıyla devletçe
ele alınıp planlanması ve
süratle başarılması esasını
içine alan bir görüşü
tutuyoruz.
III- SOSYAL YARDIM VE
GüVENLİK TEŞKİLATI :
Bu da, Türk milletini içine
alacak bir sosyal
yardımlaşma ve güvenlik
teşkilatı meydana getirmek
görüşüdür. Türk milleti
bugün sosyal bakımdan
organize edilmemiş, dağınık
bir durumdadır. Eskiden onun
birtakım sosyal bağları,
sosyal kuruluştan vardı.
Bunlar dağıldı, yıkıldı.
Mesela eskiden vakıflar
vardı, mahalle heyetleri
vardı. O günün şartlarına
göre, zamana uygun düşecek
birtakım sosyal ve ekonomik
organizasyonlar vardı.
Loncalar vardı, loncaların
da aynı zamanda sosyal
fonksiyonları vardı. Bunlar
zamanla yok oldu, kalktı.
Bugün milleti tekrar
organize etmek lazım
geliyor. Bunların en başında
gelen işlerden birisi de
bütün halkı içine alacak bir
sosyal yardımlaşma ve sosyal
güvenlik teşkilatı
kurmaktır. Yani Türkiye
içerisinde hiç kimse
sahipsiz, yardımsız,
himayesiz, desteksiz, işsiz
kalmamalı, kalmak korkusuna
düşmemelidir. Bir ailenin
reisi mi öldü, çocukları,
ailesi mutlaka bu teşkilat
tarafından derhal himaye
edilmelidir. Çocukları
okuyacaksa okutulmalı,
tahsillerine devam
ettirilmelidir. Ailesine iş
bulunmalıdır. Bütün bu
problemleri üzerine alan bir
organizasyon meydana
getirilmelidir. Böyle bir
organizasyon olmaksızın
cemiyette büyük
haksızlıklar, büyük facialar
meydana gelir ve böyle bir
durum milleti sıhhatli
olmaktan çıkarır. Birçok
yerlerde sizler, kendiniz
de, bu gibi olaylara her
halde tesadüf ediyorsunuz.
Birçok facialar
görüyorsunuz, işitiyorsunuz.
Bunları önleyecek böyle bir
organizasyon kurmayı esas
kabul eden bir görüşün
sahibiyiz. Yani toplum
içerisinde herkes bilecek
ki, her-, kesin sosyal
güvenliği sağlanmıştır. İş
mi? Başvuracaksınız, iş
verecek. Hastalık mı? Tedavi
görecek. Tahsil mi? Çocuğuna
tahsil imkanı sağlayacak.
Ayrıca sağlık ve adalet
güvenliği, sağlanmasını
düşündüğümüz bir diğer
iştir. Yani bir dava ve
mahkeme konusu olduğu zaman,
vatandaş ihtiyacı olan
avukat, mahkeme masrafı ve
diğer zaruri masraflar gibi
yardımları kolayca elde
edebilmelidir. Bugünkü gibi
öyle parası olanın kendisine
çifter çifter avukat tutup,
şahit masraflarını ödeyip
hukuk imkanlarından rahatça
faydalanması ve parası
olmayan vatandaşların ise,
bunlardan yoksun kalarak
haklarını koruyamaması
durumu ortadan
kaldırılmalıdır. Ayrıca ceza
ve tevkif evlerinin durumu
da insanlığa yakışır şekilde
ıslah edilmeli ve oraya
düşen vatandaşlar tam bir
imkan eşitliğine
kavuşturulmalı, henüz sanık
durumunda olan vatandaşın
haysiyeti korunmalıdır.
Toplumculuk ilkemizin içine
aldığı önemli bir husus da
şudur:
Türk milleti yüzyıllar
boyunca büyük ihmallere
uğramış, sıkıntılara düşmüş,
felaketler geçirmiş bir
millet olduğu için özellikle
halk ve köylü, aydınlara,
kendisine yol göstermeye,
yardım etmeye gelenlere
karşı güvensizdir ve aynı
zamanda ümitsizdir: Yani
kötümserdir. Bunun en açık
misalini şarkılarımızda,
türkülerimizde görürüz.
Daima bir kötümserlik sonucu
olarak halkımızda hareket,
büyük hamle yapma kabiliyeti
durdurulmuştur. Bunu açmak
lazım. Büyük işlerimizi,
büyük tasarılarımızı
çözebilmek için halk
enerjisini seferber
etmeliyiz. Halkı
uyandırmalıyız. Halkı
uyandırabilmek için de güzel
sanatları bu amaçla seferber
etmeliyiz. İnsanlara, önce
neş'e, yaşama sevinci ve
şevk aşılamalıyız. Heyecan
aşılamalıyız. Neş'e, ümit ve
şevk duyan insan yorulmadan
çalışabilir : Enerji
gösterebilir. ümitsizliğe
düşen, kötümserliğe düşen
insan yaşama iştahını
kaybeder. Çalışma, kuvvetini
kaybeder. Bunu kendi
hayatımızda birçok kere
duymuş, üzgün olduğumuz
zamanlarda çalışma
isteğimizin olmadığını
anlamışızdır. İşte Türk
milletinin kalkınması için
başvuracağımız önemli
çarelerden birisi budur.
Sanatı, kültür
faaliyetlerimizi, halk!
heyecana getirmek; ona ümit,
zevk, neş'e vermek ve
böylece halk enerjisini
seferber ederek hareket
yaratmak istikametinde
kullanmalıyız. Bunun için de
biz bir ilke olarak diyoruz
ki, sanat toplum için,
toplum yararına
kullanılacaktır! Toplum
yararı için seferber
edilecektir. Böyle boşa
giden halk enerjisini (ki,
bizim halkın büyük bir
çoğunluğu senede üç buçuk ay
çalışıyor, geri kalan sekiz
buçuk ay bu enerji heder
oluyor.seferber edip,
erozyon problemimizin
çözülmesi, memleketin
ağaçlandırılması, sulama
işleri, yol meseleleri gibi
büyük meselelerimizin haili
yolunda faydalanmalıyız.
Bu arada halka yine boş
vakitlerini değerlendirecek
elişleri, el sanatları,
öğretmek, göstermek, okuma
melekesi ve kültürünü
arttıracak kurslar açmak ve
hiçbir dakikasını heder
etmeyecek şekilde organize
etmek toplumculuk prensibi
içine aldığımız hususlardan
bir diğeridir.
İlimcilik:
Bugün dünya üzerinde
ilimdeki büyük gelişmeler
insanlığa uçsuz bucaksız
gelişme ve mutluluk ufukları
açmıştır. Bir memleketin
refahlı olması, güçtü olması
her şeyden önce o memlekette
yaşayan insanların ilimde,
teknikte ileri bir seviyeye
ulaşmış olmaları ile
mümkündür. Bir milletin
askeri gücü de ilim ve
teknik gücüne, medeni
seviyesine bağlıdır. İlimde,
teknikte geri kalmış bir
ülkenin insanları ne kadar
kahraman yaratılıştı
olurlarsa olsunlar, onların
milli savunma yönünden,
askerlik yönünden güçlü
olmaları mümkün değildir. Bu
sebeplerden Türkiye'yi
kalkındırmayı düşünürken
Türk milletinin hızla bir an
önce refaha kavuşmasını,
mutluluğa kavuşmasını ve
güçlü bir varlığa sahip
olmasını sağlamak için ilim
ve teknikte büyük bir
ilerleme kaydetmek
mecburiyetindeyiz.
Bunun için Türkiye'nin
ilimde, teknikte süratle en
yüksek seviyeye çıkmasını,
hızla modern sanayii
kurmasını, tarımını
modernleştirmesini sağlamak
için dünya çapında yüksek
kaliteli, liyakatti ilim
adamları ve teknisyenler
yetiştirmek zorunluluğu
vardır. Bu vasıfta insan
gücü yetiştirmedikçe
Türkiye'nin ilimde, teknikte
süratte ilerlemesi ve modern
sanayie sahip olması,
tarımını modernleştirmesi
mümkün olamaz. Bunun için
Türkiye her şeyden önce
öğrenimde bulunan gençler
içinden en kabiliyetlilerini
seçerek bunlara geniş
öğrenim imkanları sağlamalı
ve süratle dünya çapında her
konuda yüksek seviyeli ilim
adamları ve teknisyenler
kadrosunu kurmalıdır. İster
matematikte, ister fizikte,
ister kimyada, ister tarım
bilgilerinde, ister sosyal
bilimlerde olsun dünya
çapında ve en yetenekli ilim
adamları yetiştirmek ve
Türkiye'yi kalkındırmaya
yetecek bir ilim adamları
kadrosunu teşkil etmek
Türkiye için başlıca önemli
meseleyi teşkil etmektedir.
Bugüne kadar Türkiye'yi
idare eden iktidarlar bu
konuyu karıştırmışlardır.
Türkiye için her kasabada
ortaokul, liseler açmak, her
yerde okulları çoğaltmak
başlı başına Türkiye'nin
meselelerini çözmeye yetmez.
Öncelikler tespit etmek
zorunluluğu vardır.
Öncelikleri düşündüğümüz
zaman da, Türkiye'nin
kalkınmasını sağlamada
birinci öncelik yüksek
seviyeli, liyakatli ve üstün
kaliteli ilim adamları,
teknisyenler kadrosunu
kurmaya önem vermek
gerekmektedir. Birinci
öncelik buradadır. Böyle bir
kadro kurulduktan sonra bu
kadronun varlığı sayesinde
Türkiye'nin süratle modern
sanayie sahip olması ve
tarımını modernleştirmesi
mümkün olacaktır. Ve bu
üstün, seçkin ilim adamları
kadrosu sayesinde Türkiye
ilim ve teknik yönünden
büyük bir güç elde etmiş
olacaktır. Buna işaret
etmeyi çok gerekli
saymaktayım.
Bunun yanı sıra milli
eğitimin ele alınması ve
milli eğitimin Türkiye'nin
ilimde, teknikte süratle
dünyanın en ileri gitmiş
ülkesi haline gelmesini
sağlayacak bir planlama
yapmak ve buna göre bir
milli eğitim faaliyeti
göstermek gerekmektedir.
Milli eğitimin başlıca dört
gayesi olduğu ortaya
konulmalıdır. Bu gayeleri
sırayla şöyle ifade
edebiliriz : Birincisi, Türk
insanını yaşı ne olursa
olsun Türk milletinin
tarihinden şuur almış olan,
Türk geleneklerinden şuur
almış olan, Türk milletinin
milliyetçilik duygularıyla
ve manevi değerleriyle
beslenmiş olan insanlar
olarak yetiştirmek teşkil
etmelidir. Milli eğitimin
birinci gayesi bu olmalıdır.
Türk insanını Türk
milletinin örnek bir kişisi,
Türk milletinin bütün
vasıflarını üzerinde taşıyan
müşterek vasıfları
benimsemiş insan olarak
yetiştirmek olmalıdır. Kendi
tarihinden habersiz,
geleneklerinden habersiz,
örfünden habersiz, manevi
değerlerinden habersiz
çıplak bir varlık olarak
insanlarımızın yetişmesi,
yurdumuzun büyük zaafını
teşkil etmektedir. İkinci
gaye : Milli eğitim Türk
milletinin sosyal ve
ekonomik ihtiyaçlarına göre
hedeflerini tayin etmeli ve
Türk insanı ona göre
yetiştirmelidir. Türk
milletinin sosyal ve
ekonomik ihtiyaçları önce
tespit edilmelidir. Yani
Türkiye'nin modern sanayii
kurması, Türkiye'nin modern
tarım kurması, Türk
toplumunun kalkınması için
ne kadar doktora ihtiyacı
vardır, ne kadar kimyagere
ihtiyacı vardır, ne kadar
mühendise ve yüksek
mühendise ihtiyacı vardır,
ne kadar makine mühendisine
ihtiyacı vardır, ne kadar
öğretmene ihtiyacı vardır,
ne kadar tornacıya,
tesfiyeciye ihtiyacı vardır
; bunlar gayet dikkatli
olarak, ilmi bir şekilde
tespit edilmeli ve Türk
toplumunun bu sosyal ve
ekonomik ihtiyaçlarına göre
Milli eğitimin hedefleri
tespit edilerek ona göre
okullar açılmalı, ona göre
teşkilatlanma yapılmalı ve
bu okullara ona göre
öğrenciler alınarak bu
hedeflere göre Türk insanı
eğitilerek
yetiştirilmelidir.
Milli eğitimin üçüncü gayesi
: Türk insanını topluma yük
olmadan yaşayacak, üretici
olarak yetişecek ve topluma
katkıda bulunacak şekilde
yetiştirmesi esas olmalıdır.
Okullardan birtakım gereksiz
bilgi yüküyle yüklenmiş ve
gözünü devlet kapısına
dikmiş, devlet kapısında
memuriyet peşine düşmüş
insanlar yetiştirmek
özellikle bundan sonra,
memleketimiz için çok
zararlı ve tehlikelidir.
Türk insanını üretici olacak
şekilde yetiştirmek, Türk
toplumuna katkıda, bulunacak
şekilde yetiştirmek, hem bu
şekilde bilgili yetiştirmek,
kabiliyetli yetiştirmek hem
de bu ruhta ,bu anlayışta;
bu zihniyette yetiştirmek
büyük önem taşımaktadır.
Dördüncü gaye : Bugün dünya
üzerinde tekniğin, teknik
bilginin önemi hayati
derecede artmıştır. Bunun
için Türk çocuklarını teknik
eğitime yönelik yetiştirmek
gerekmektedir. Türk
çocuklarını, Türkiye'nin
ihtiyacı olan kalkınmayı
sağlayacak bir eğitim
göstererek yetiştirmek
yoluna gidilmelidir. İlim ve
teknik milletlerin sayısı ne
olursa olsun, durumu ne
olursa olsun diğer milletler
arasında durumunu
sağlamlaştırmakta ve etkin
hale getirmektedir. Bunun
için bu konu Türk milleti
için de hayati değer
taşımaktadır.
Karşılaşılan her olayı,
önümüze getirilen her
meseleyi gördüğümüz her işi
ön yargılardan ayrılarak,
art ;düşüncelerden
sıyrılarak gerçekçi' bir
gözle göstermek ve ilim
zihniyetiyle bunu muhakeme
etmek değerlendirmek başlıca
usul olmalıdır.
Her çeşit peşin hükmü
kafalardan bir kenara
bırakacağız. Her olayı
incelerken ilim metodunu
takip edeceğiz. Bu da nedir?
Müşahede, inceleme,
araştırma, analiz, tecrübe
ve müspet sonucu bulmak.
Demek ki, bütün memleket
meseleleri ile ilgili
olayları, tutumları
düşünürken en doğru neticeye
varabilmek için
uygulayacağımız ilke ilim
metodu, ilim mantalitesi
olacaktır ve bütün
faaliyetlerimizde bize yol
gösterici olarak ilmi önder
kabul edeceğiz. Bunu da
görüşümüze esas olarak
almakta çok fayda gördük.
Çünkü çoğu zaman birçok
kimseler ilk hamlede ortaya
ön yargılarla, art
düşüncelerle çıkıyor ve daha
ilk anda muhakeme yürütüp,
doğru sonuca varma yolların
tıkamış oluyor. Bunun için
ilimciyiz. İlimcilikten de
kastettiğimiz şey,yukarıda
da belirttiğimiz gibi
olayları incelerken, ilim
mantalitesini, ilim metodunu
kullanmak ve her işimizde
ilmi kendimize önder kabul
etmektir. Yalnız ve sadece
ilmi , müspet ilmi önder
kabul edeceğiz.
Hürriyetçilik ve
Şahsiyetçilik:
İnsanlar için mutluluk her
şeyden önce hür olmaya
bağlıdır. İnsanlığı
aşağılatan en tiksindirici
hal insanların köle
olmaları, köle
yapılmalarıdır. Biz milli
doktrin Dokuz Işık'ta ne
başkalarını uşak olarak
kullanmayı, ne de
başkalarına uşak olmayı
kabul eden bir görüşü esas
almış bulunmaktayız.
İnsanları aşağılatan, en
tiksindirici hal olan,
köleliğe karşıyız. Türk
milletinin, Türk toplumunun
her manada özgür olmasıyla
mutlu olacağına,
yükselebileceğine
inanmaktayız. Bu bakımdan
her ne bahane ile olursa
olsun, her ne isim altında
olursa olsun insanları
hürriyetsizliğe sürükleyen
her çeşit davranışa
karşıyız. Hürriyet derken
sadece siyasi hürriyeti
değil, ekonomik hürriyeti,
sosyal hürriyeti, ilim
hürriyetini, kısacası İnsan
Hakları Beyannamesi'nde ve
Birleşmiş Milletler
Anayasası'nda ifadesini
bulan tüm hürriyetleri bir
bütün olarak kastetmekteyiz.
Türk milleti için uygun
gördüğümüz yönetim sistemi
de "Hürriyetçi demokrasi"
sistemidir. Bu bakımdan
demokratik nizamın
korunması, geliştirilmesi ve
demokratik nizam içinde
halkın desteğinin sağlanması
Dokuz Işık görüşü için
başlıca esastır.
Hürriyetçilik ilkesiyle
beraber Halkçılık deyimini
de kullanmaktayız,
"halkçılık" deyimiyle
kastedilen şudur: Her şeyin
halkla beraber, halk için
olması ve halka doğru olması
ve halk tarafından olması.
Halkın yaşayışını
paylaşarak, halkın
yükseltilmesini birinci
planda düşünerek, halkın
dertleriyle yoğrularak
halkla el ele iş birliği
yapmak suretiyle halk için
ve halk tarafından her
hareketin düzenlenmesi ve
yürütülmesi fikrini
kastetmekteyiz. Halka rağmen
hareket etmeyi doğru ve
uygun bulmamaktayız. Türk
milletinin yükselişi,
milliyetçilik ülküsünün
siyasi hareket olarak
gelişmesi her şeyden önce
"halk demokrasilinin
Türkiye'de yaşatılmasına, ve
geliştirilmesine bağlıdır.
Türk milliyetçiliğinin
korunması ve hedefine
varması demokrasiyle sıkı
sıkıya bağlıdır. Bunun için
halkçılık ve hürriyete
dayanan halk idaresi milli
doktrinin temel görüşüdür.
Yalnız memleketimizde
hürriyet birçok zamanlar
kalıp, klişe halinde siyasi
bir manada anlaşılmış, kabul
edilmiştir. Böyle bir
hürriyet yaşayan bütün
insanlar için, bütün
milletler için hürriyet
olmaktan çok zaman uzak
kalmıştır. Hürriyet deyince,
siyasi hürriyeti esas
almayacağız, hürriyeti bütün
bölümleri ile beraber
düşünmek ve o şekilde bir
hürriyeti istemeyi esas
kabul ediyoruz. Bunlar
Birleşmiş Milletlerin
Anayasası'nda yer almış olan
hürriyetlerdir. Bu, söz
hürriyeti, yazı hürriyeti,
bilim hürriyeti, sosyal
hürriyet, ekonomik hürriyet,
korkudan ve baskıdan azade
olmak hürriyeti ve
sefaletten kurtulma
hürriyeti gibi bütün
hürriyetleri içine alan bir
hürriyet görüşüdür. Bir
insana hürsünüz işte size
siyasi haklarınızı
tanıyoruz, istediğiniz yere
reyinizi verebilirsiniz",
fakat arkasından el altından
"Şu tarafa rey vermezseniz
işinizden çıkarırım"
korkusunu, tehdidini
koyarsanız, onun hürriyeti
bir mana ifade etmez.
Veyahut "Bu tarafa rey
verirseniz akşam eve
giderken beş tane adamım
sizi çevirir, adamakıllı
döver" gibi tehdit eder bir
durum ortaya çıkarsa,
hürriyetin anlamı kalmaz.
Yani hürriyetin gerçek
hürriyet olabilmesi için
Birleşmiş Milletler
Anayasası'nda ayrı ayrı
sayılmış olan bu
hürriyetlerin bütün olarak
herkese sağlanmış olması
şarttır. Hürriyetçilikle
beraber şahsiyetçiliği de
esas alıyoruz. İnsanlar
şahıslarına karşılıklı saygı
ve karşılıklı teminat içinde
bulunmalıdırlar. İnsanlar
her zaman hakarete
uğrarlarsa, her zaman
haklarından emin durumda
bulunmazlarsa, o insanların
o memleket içinde faydalı
olmaların huzur içinde
olmalarına ve mesut
olmalarına imkan yoktur.
Onun için bu prensibimizi de
hürriyetçiyiz ve
şahsiyetçiyiz diye ifade
ediyoruz.
Köycülük:
Milli doktrin Dokuz Işık'ın
önemli esaslarından birisi
de köycülüktür. Türk
milletinin bugün hala % 65'i
köylerde yaşamaktadır. Onun
için nüfusumuzun % 65'ini
teşkil eden köylünün
dertlerini süratle çözecek
çareler bulmak ve köylümüzün
elinden tutarak
kalkındırmak, Türk
milletinin kalkınması için
başta gelen bir konudur.
Bugün Türkiye'mizde 45 bin
civarında köy ve mezralar,
ufak ufak, çeşitli yerleşme
yerleriyle beraber 70 bini
aşan yerleşme yeri
bulunmaktadır. Bunların
hepsinin ilgiye ihtiyacı
vardır, ihtimama ihtiyacı
vardır, bakıma ihtiyacı
vardır. Nüfusumuzun % 65'i
köylü olduğuna, köylerde
yaşadığına göre, bu, aşağı
yukarı 26 milyon insan
demektir. Yani 42 milyonu
aşan nüfusa sahip olan
Türkiye'nin 26,5 milyon
insanı köylerde, mecralarda
yaşamaktadır demektir <
Burada verilen rakamlar
güncelleştirilmemiş olup
eserin Alparslan Türkeş
tarafından kaleme alındığı
1969 yılı itibariyledir.>.
Bu insanlar bugün % 90
denecek kadar doktorsuz,
bakımsız, ışıksız ve birçok
ihtiyaçları halledilmemiş
durumdadırlar. Bunların
süratle ellerinden tutularak
kalkındırılması,
teşkilatlandırılması
milletimizin yükselmesi için
en başta düşünülecek bir
konudur. Böyle olduğu halde
yıllardan beri yurdumuzda
ihmal edilmiş olan bu köylü
kütlesidir. Köylü
vatandaşlarımız çok ihmale
uğramışlardır. Nüfusun %
65'ini teşkil ettiklerine
göre köylülerin öncelikle
ele alınması,
teşkilatlandırılması, her
çeşit donatımla donatılması,
her çeşit yardıma mazhar
edilerek bu kütlenin bir an
önce kalkındırılması
gerekmektedir. Bu kütleyi
kazındırdığımız nispette
diğer kesimlerdeki insan
topluluklarımızın kalkınması
adeta kendiliğinden
gerçekleşecektir denebilir.
Köylülerimizin
kalkındırılması için
bunların öncelikle
teşkilatlandırılması
gerekmektedir. Türkiye
nüfusunun medeni ve mesleki
iş bölümünden meydana gelen
topluluğu altı bölüm halinde
mütalaa ettiğimizi
belirtmiştik. Bu altı
bölümün en kalabalık ve en
önemli kısmını köylü kesimi
teşkil etmektedir. Köylünün
teşkilatlandırılması, hızlı
kalkınması için şarttır. Bu
teşkilatlandırma nasıl
olacaktır? Bu, köylerimizi
tarım kentleri halinde
gruplaştırarak
teşkilatlandırmak suretiyle
yapılmalıdır. Tarım kentleri
teşkilatı şöyle
kurulmalıdır: Köylerimiz
birçok yerlerde birbirine
yakın olarak bulunmaktadır.
Bunları inceleyerek
durumlarına uygun biçimde bu
köyleri guruplaştırmak
gerekmektedir. Birbirlerine
yakın bulunan on köyü veya
daha ziyade on iki, on dört,
on beş köyü veyahut
durumlarına göre sekiz köyü,
yedi köyü, dokuz köyü bir
grup halinde
teşkilatlandırmak ve
bunların durumu müsait
olanı, daha ziyade merkezi
yerde bulunan bir köyü,
cazibe merkezi olarak ele
almak ve burada bütün köyün
ilkokul, ortaokul ihtiyacını
karşılayacak eğitim
merkezlerini açmak, ayrıca
köylünün modern tarım
esaslarına göre tarım
yapmasını sağlayacak şekilde
onları teşkilatlandırmak ve
onlara bilgi vermek üzere bu
merkezde tarım uzmanları
bulundurmak, yine bu
merkezde modern tarım
aletleri parkı kurmak, gübre
depoları, ilaç depoları ve
mücadele teşkilatı, mücadele
üniteleri meydana getirmek
ve bu grubu içinde bulunan
köylerin ihtiyacını bu
merkezden temin etmek
gerekmektedir. Ayrıca bu
merkezde bir sağlık
teşkilatı bulundurmak, bu
sağlık teşkilatında doktor,
sağlık memuru, ebe, hasta
bakıcı gibi sağlık ekibi
kurmak, bulundurmak ve
bunlara, altlarına cip vs.
gibi araçlar da vermek
suretiyle köylümüzü teşkil
eden insanlarımızı da sağlık
bakımından yararlandırmak
gerekmektedir.
Kırk beş bin köyün her
birisine doktor vermeye
kalkışsak en azından kırk
beş bin doktor ihtiyacı ile
karşılaşırız. Kırk beş bin
doktorun devlet bütçesine
yükleyeceği masraflar ve
birçok güçlükle
karşılaşırız. Fakat
köylerimizi; şematik olarak
izah etmek için, onar köylük
gruplar halinde
teşkilatlandıracak olursak
kırk beş bin köy dört bin
beş yüz grup haline gelir.
Dört bin beş yüz gruba
doktor vermek, sağlıkçı
vermek, ebe vermek, hasta
bakıcı vermek ve bunların
altlarına taşıt aracı
vermek, gerekli donatımı ve
gereçleri sağlamak
kolaylaşmış olur ve bunların
devlet bütçesine yükleyeceği
masraflar da kısa zamanda
karşılanabilir, göze
alınabilir bir miktarda
olur. Bunun için köylümüzün
kalkındırılmasını sağlayacak
yol, köylerimizi tarım
kentleri grupları halinde,
tarım kentleri birlikleri
halinde
teşkilatlandırmaktır. Merkez
seçilen köylerde kurulacak
olan bu kolaylıklar, o gruba
dahi! olan diğer köylerin de
zaman içinde bu merkez
köylere taşınmalarını,
merkez köyde
toparlanmalarını sağlar.
Bunun için köylülerimizi
zorlamaya gerek yoktur.
Köylülerimiz kendileri için
kolaylık, çocukları için
okuma imkanı sağlayan
merkezlere kendiliklerinden
akmaktadırlar. Bugün büyük
şehirlerin çevresinde
bulunan gecekondular bunu
göstermektedir.
Köylülerimizin şehirlere
akmalarından gecekondu
mahalleleri meydana
gelmektedir. Köylülerimiz
niçin şehirlere
akmaktadırlar?
Çocuklarını okutacak
okullara kavuşmak için,
hastalarının bakımını
sağlayacak sağlık
imkanlarına kavuşmak için,
kendilerine daha iyi geçim
sağlayacak iş bulmak için !
O halde bu imkanları onların
ayağına götürecek ve onların
köylerinin dibinde bu
imkanları ona sağlayacak
merkezler meydana
getirdiğimiz takdirde, bu
cazibe merkezlerine o gruba
dahil olan köylerin zaman
içinde akması ve böylece bu
merkezlerde tarım kentleri
diyebileceğimiz kentlerin
meydana gelmesi mümkün
olacaktır. Bu kentlerde, o
gruba dahil olan köyleri
içine alan kooperatifler
kurulacak ve yine bu
kentlerde köylü yardımlaşma
kurumlan meydana gelecek ki,
bu, Köy-Ak diyebileceğimiz
teşkilattır. Bu sayede
köylünün de memleketin
kalkınmasında, yatırımlara
katılmasını kanalize edecek
bir teşkilatlanma, meydana,
gelecektir. Tarım
kentlerinin bulunduğu grubun
ihtiyaçlarına ve
özelliklerine göre o bölgede
veyahut birkaç: tarım
kentinin katılacağı onların
bölgesi içinde, onlarla
ilgili, tarımla ilgili
endüstri, küçük endüstri,
küçük imalathaneler de
meydana gelecektir. Böylece
hem köylümüz
teşkilatlanacaktır hem de
Köy-Ak vasıtasıyla büyük
yatırımlara katılma imkanı
doğacaktır; aynı zamanda
köylülerimiz, insanlarımız
köy ekonomisinden, site
ekonomisinden, bölge
ekonomisinden, ülke
ekonomisinden cihan
ekonomisine süratle geçme
imkanını elde edeceklerdir.
Türkiye'nin karşı karşıya
bulunduğu büyük
problemlerden birisi de
cihan ekonomisine
geçebilmesidir. Köycülükte
köylümüzü kalkındırmak için
öngördüğümüz önemli
meselelerden birisi
köylerimizi tarım kentleri
halinde gruplaştırmak ve
teşkilatlandırmaktır. Diğer
bir görüşümüz de köylümüzün
kalkınması için tarımı
teşkilatlandırmaktır, tarımı
modernleştirmektir. Bugün
ülkemiz erozyon problemiyle
karşı karşıya bulunmaktadır.
Erozyon problemi
topraklarımızın aşınmasıdır.
Topraklarımızın rüzgarlar ve
seller dolayısıyla
tarlalarımızın,
meralarımızın üst kısmını
teşkil eden, en verimli
kısmının zayi olması, seller
yoluyla, denizlere akıp
gitmesidir. Aşınan topraklar
zaman içinde verimliliğini
kaybetmekte ve çölleşmeye
gitmektedir. Bunun için
Türkiye'nin erozyonu önleme,
erozyonu giderme ve
memleketi ağaçlandırma gibi
büyük meseleleri
bulunmaktadır. Bunun yanı
sıra akarsularımızı
değerlendirme meselemiz
vardır.
Bugün bol olan sularımız
akıp gitmekte, henüz
bunlardan tam olarak
yararlanamamaktayız.
Sularımızın bize sağladığı
imkanların ancak yüzde beş
buçuğundan bugün
yararlanabilmekteyiz. Yüzde
doksan dört buçuk sularımız
akıp gidip boşa zay
GELİŞMECİLİK VE HALKÇILIK
Insanlar ve medeniyetler
daima daha iyi, daha güzeli,
daha mükemmeli istemek ve
aramakla gelisir. Elde
edinenle yetinmemek ve daima
daha ilerisini istemek ve
bunu elde etmek için gayret
göstermek suurudur. Ancak bu
gayret ve çabalarda Türk
milletinin tarihinden, milli
benliginden ve kökünden
kopmadan yükselmek ve
ilerlemek gayedir. Yapilacak
her iste halka dogru, halkla
beraber olmayi ilerlemenin,
yükselmenin vazgeçilmez bir
prensibi olarak kabul
ederiz.
ENDüSTRİCİLİK VE TEKNIKÇİLİK
Türk milletinin kalkinmasi
için acele sanayilesmesi
lazimdir. Dokuz Isik
görüsümüzün esaslari gayet
özet olarak bunlardir.
Dokuz Isik, nasil
kapitalizmi, marksist
sosyalizmi retediyorsa,
nasyonal-sosyalizmi ve
fasizmi de rededer.Nasyonal-sosyalizim
ve fasizim, kapitalizmin
dejenere bir sapmasi olup,
insan hak ve hürriyetlerine
inanmayan gerici
diktatörlüklerdir. Dokuz
Isik ise, insan sevgi ve
saygisina dayanir, ferdi ve
iktisadi hürriyetleri bir
bütün olarak gerceklestirmek
isteyen demokratik bir
görüsdür. Ilahlastirilmis
fasist devletçilige,
putlastirilmis nazist
irkçiliga inanmiroruz.
Fosillesmis söhretlerin
yaptigi gibi siyasi
kariyerinin belirli bir
dönemde fasist, belirli bir
döneminde kapitalist, diger
bir döneminde sosyalist
olmak, bizim politika
ahlakimizda yokdur. Biz,
Türk´e asik, Türk vatanina
asik Dokuz Isikçilariz.
Amacimiz bu kutsal vatan
üzerinde Büyük Türk
milletinin ebediyyen
bagimsiz yasamasini
saglayacak milli görüsü
çizmek, bunu savunmaktir.
Dokuz Isik ilkelerinin
basinda yer alan
milliyetçilik, diger
ilkelerin arasinda bulunan
toplumculuk ilkesinin
kavramindan daha genis bir
kavramdir. Milliyetçilik
kavrami içinde toplumculuk
da vardir. Fakat, iktisadi
ve sosyal kalkinma
görüslerimizi belirtmek için
düsüncelerimizi ayri bir
toplumculuk ilkesi altinda
ifade etmek yararli
görülmüsdür. Toplumculuk
derken, milletin varligini,
toplum menfaatinin
,fertlerin üzerinde olduguna
isaret etmek isteriz. Bu
arada su noktayi tekrar
önemle belirtelimki Nasyonal
– sosyalizm, kapitalizmle,
laboratuvar (Antropolojik)irkciliga
ve antidemokratik bir siyasi
espiye sahipken, Dokuz
Isikçilik, Türk
toplumculuguna,
sosyal-psikolojik (manevi)
bir soyculuga ve gerçek
demokrasiye inanmaktadir.
Türk milletinin gönül ve
tasvibinden, tercih ve
oyundan geçmeyen iktidar
yollarina inanmiyoruz.
Iktidar olduktan sonra da,
demokratik yollarin gercek
bir sekilde islemesine
inaniyor, bunu savunuyoruz.
Türk milliyetçilginden
devamli sekilde korkanlar,
Türk´ü hiç bir zaman
benimsemeyen
enternasyonalistler, milli
olan her görüse daima karsi
çikmislardir. Bunu asla, bir
an için dahi unutmamaliyiz.
Bugün Anadolu yaylasinda
yanliz Türk milletinin degil,
tüm insanligin kaderi
yogrulmaktadir. Bu bakimdan
Türkiye´deki milliyetçiligi,
köklü moral gelismeleri,
içte ve dista desteklemek
gerekir.On alti büyük
imparatorluk kurmus bulunan
ve insanliga örnek bir ahlak
sunan üstün manevi degerlere
ve dünyada emsali az, zengin
bir ülkeye sahip bulunan
Türk milleti, iktisaden geri
kalmis basamakda olamaz.
Bugünkü sonuçda hiç bir
iktidar bu hatayi bulup
ortaya koymus degildir.
Daima keramet anayasada
görülmüs, devrimlerin ruhu,
sekillere mahkum olmus,
muhtevaya inilmemistir.
Demokrasi anlayisi havada
kalmistir. Demokrasi insan
varligina sevgi ve insan
iradesine sayginin bir
ifadesidir. Taklit ve
kopyacilik ise milli
sahsiyetimizin zedelenmesine
sebep olmus, Türk aydini dis
dünyadan kendi toplumumuza
ilim, teknik getirmek yerine
Batinin batil ve kokmus
itikat ve itiyatlarini
getirmistir.
ülkeyi, devlet varligini ve
millet hayatini büyük
belalardan kurtaran Kuvay-i
Milliye ruhu cepheden
tarlaya, tarladan
laboratuara ve dengeli
iktisadi kalkinma alanlarina
intikal ettirilmis
oldugundan ötürü milletçe
büyük firsat kaçirilmis ve
büyük bir zaman
kaybedilmistir.
Türkiye´nin bugün basta
insan varligi ve insan gücü
olmak üzere bütün imkanlari
ilim, ahlak ve adalet suuru
içinde seferber edilmelidir.
Bu hareket var olmak, yok
olmak endisesi ve korkusuna
dayanmamali, büyük devlet
olmak azim ve karari
iradesinden dogmalidir. Türk
milleti elbet bu hedefe
ulasacak, insanligi hayira
çagirmak, kötülükden
meneylemek ve iyiligi
emretmek gibi tarihi ve
manevi görevini yerine bir
kere daha getirecektir.
Tarih buna ait ispatlarla
doludur.
Türk milletinin yükselisi
için bu büyük hamleleri
yapmak zorundayiz. Millete
hizmet yolunda ne kadar
büyük güçlükler ve
tehlikelerle karsi karsiya
oldugumuzu bilmekdeyiz;
fakat güclükler bizim
azmimizi ve mücadele
gücümüzü bir kat daha
arttirmaktadir. Muvaffak
olacagimiza emin
bulunuyoruz. |